‘Asla’dan ‘Buyan’a Film Müziği Yolculuğu

IMG_0403 IMG_0436

Yıllar sayabilirim,  Serdar’ın film müziği teklifine hayır, ben film müziği yapamam ki sabit yanıtını verdiğim. Geçtiğimiz yaz, kimsenin değil, kendi kendime koyduğum sınırları görmeye niyet ettiğim günlerde ‘asla’nın yerini ‘neden olmasın’ alınca, bir deneme şarkısı ile başlayan müzikler tüm filmi kapladı. Bir sene sonra 27 Eylül’de Ovacık’ta, bir yandan zeytinlerin hasatını yapıyor, bir yandan yeni aya yeni niyetler serpiyor, bir yandan film şarkılarının aramıza karışmasını kutluyorduk sevgili Bejan Matur ile birlikte. Buyan* sözcüğünü işte en çok bugünlerde kullanmaya başladım. Şimdi biraz albümün kendisinden bahsedeyim.

28f9cf9c-f6f9-4260-85fc-059d6b119b16.jpgİnsan neyle yaşar diye sorup, yanıtı sevgide gören ve gösteren bir filmin müziklerini yapmaktan büyük keyif aldım. “5 Silahşörler” Serdar Pehlivanoğlu’nun yazıp yönettiği bir hikayede, çok eski dostum Ülkü Uzun’un prodüktörlüğünde bağımsız bir film olarak sinema arşivinde yerini aldı. Ancak henüz izleyicisiyle buluşamadı. Bağımsız bir filmin, çok küçük bütçelerle ve büyük gönüllülükle meydana gelip izleyiciyle buluşmasının çeşitli nedenlerle erteleniyor olması gerçekten düşündürücü. Bu durumda, müzik filmden önce yola çıkıp seyirciye filmin hikayesinin ve muhteşem oyunculuklarla işlenmiş karakterlerinin ortak duygusunu taşımış oluyor. Ve umuyorum en kısa zamanda gösterime girdiğinde kendini tamamlamış olacak. Burada şarkıların kendilerinden ilham aldığı usta oyuncular Mine Çerçi, Arif Pişkin, Cüneyt Yalaz, Mustafa Turan, Ladin Avşar, Levent Sönmez’in kulaklarını filmin içinden en güzel duygularla birlikte çınlatıyorum.

IMG_7517.jpg  img_8832.jpgYetenekli ve azimli müzik ortağım Emir Özgören ile çalışmış olmak en büyük ayrıcalıklarımdan biri oldu. Emir düzenlemeleri, kayıtları, mix ve mastering’leri yaptı. Yılların dostu Muammer Ketencoğlu akordeonuyla temaların her birini kendince ve olağanüstü güzellikte çeşitlendirdi.  Seda Subaşı, Riccardo Marenghi, Barış Doğukan Yazıcı, Beste Su Bayramoğlu, Ozan Kemaloğlu enstrümanlarıyla şarkılara ruh kattı. Tuna Erlat, Kahpe Felek’i remixle uçurdu. Bu süre zarfında film müziklerine yorumlarıyla, önerileriyle bizi zenginleştiren Avi Medina’yı da sevgiyle anıyorum.

IMG_7518 2.jpg

Evet şarkılar! Bu albümde şarkılar var. Karakterlerden ve öykünün kendisinden ilham almış dört şarkı ve onlara ait temaların çeşitlemeleri. Ve de umut vaad eden genç bir grup H.A.T ın bir şarkısı. Şarkıların söylediklerinin filmden ayrı yaşadığım hayatla denklikleri ayrı birer hikaye. Bir başka yazıda anlatmak üzere.

IMG_7520.jpg

Tüm müzikler dijital müzik ortamlarından ulaşılabilir, indirilebilir, dinlenebilir. Müziği her zaman koşulsuz destekleyen Ada Müzik’e sonsuz teşekkürlerimle. #Hepmüziklekalalım

IMG_5387 2.JPG

Son söz: Buyan!


* Buyan: “Buyan, Tiva lehçesinde iyilik, sevap demek iken, Altay lehçesinde Bıyan olarak okunur ve teşekkür anlamına gelir. Her iki ifade de doğrudur, fakat birleştiğinde anlamları büyüktür. Minnettarlık anlamına gelse de, tam karşılığını vermez. Minnettarlığa  ve minnet duygularına iyilik dileme duygusu da eklenmelidir. İşte o zaman bunun adı “buyan” olur.” Asu Mansur / ‘Şaman Aynası’ / s. 40

 

Bir Karahindiba Rüzgara Dayandığında…

38rY40D

Bu yazıyı “Where’s My Martina” şarkısının Martina’ya 60 yaş doğumgünü hediyesi olarak verileceği akşamın sabahı yazıyorum. En az hediyesini vermek için heyecan duyan eşi kadar heyecanlıyım. Akşamı iple çekiyorum. Şarkı sahibine ulaşmadan ve bu gün tarihe karışmadan önce, bu şarkıdan bana geriye kalacak olan çok tatlı bir anektot var anlatmak istediğim.

Çok genç yaşında ülkesinden çok uzaklara hemşire olarak gidip hayatının aşkını bulan ve evlenip birbirinden güzel üç kız çocuk dünyaya getiren bir İrlandalı Martina. Ana dili İngilizce olduğu için bu şarkı da İngilizce oldu dolayısıyla.

Her sahibine şarkı’da olduğu gibi, kızlarından, kardeşlerinden, eşinden, arkadaşlarından Martina için yazılan mektupları okumakla başladı yine benim işim. Ama bu sefer, söz yazma tarafında yalnız değildim. Çok sevgili eski bir dostum Çiğdem yanımdaydı. Çiğdem aslında Martina’nın da arkadaşı ve eşine doğumgünü hediyesi olarak şarkı yapma önerisini sunarak bizi bir araya getiren kişiydi. Mektupların toplanmasını kolaylaştıran ve dizeleri oluşturmakta aktif rol alan, yazarlık söz konusu olduğunda ise çok yetenekli bir söz ortağım vardı.

Mektupları daha okurken, Martina’nın en küçük kızından gelen bir bilgi ikimizin de tüylerini diken diken etmişti. Bu anı, yıllar öncesine gidiyor, annesiyle yaptığı bir yürüyüşü anlatıyordu. Bu yürüyüş sırasında, Martina yol üzerinde bir karahindibayı eğilip koparmış, havaya üflemiş ve şöyle demişti: eğer bir karahindiba rüzgara dayanabiliyorsa, bize zamanı söylüyordur. Kızı onu çok etkileyen bu sohbeti sanki bugün gibi hatırlıyordu. Nitekim 12 yıl sonra omuzuna bir karahindiba dövmesi yaptırmıştı. Dövmesi, ona annesini ve hayatında temsil ettiği her şeyi hatırlatacaktı.

Çiğdem’le ikimizin mutlu mesut sözleri bitirmiş, benimse beste ve düzenleme aşamasına geçtiğim günlerin birinde Çiğdem’den heyecan dolu bir telefon geldi. Çiğdem telefonda, Banu karahindiba bölümünü değiştirmemiz gerekebilir diyordu. Ne oldu Çiğdem? Çiğdem gülmekten anlatamayacak durumdaydı.  Ne oldu, neden değiştirmemiz gereksin ki? İşte Çiğdem’in ağzından o sabah olanlar…

Yürüyüşleri sırasında, Çiğdem Martina’nın ağzını arar.

  Martina, siz İrlandalılarda karahindiba ile ilgili bir inanış var mı?

Hayır yok.

Ya Martina, hani zamanla ilgili olan… Geçenlerde bir yerde okumuştum da şimdi unuttum tam olarak neydi… Neymiş, sanki rüzgara dayanıyorsa, uçuşmuyorsa, zamanla ilgili bir şey demekmiş… yok mu öyle bir şey?

Hayır Çiğdem! Yok öyle bir şey!

Çiğdem hem şaşkın, hem gülmekten zor konuşarak; – Emin misin Martina, bi’ daha düşünsene…

Martina geçer Çiğdem’in karşısına, koyar elini Çiğdem’in omzuna.

– Bak kızım, evet bir şey var. Ne bilmek istiyor musun? Eğer bir karahindibaya bakarsan bil ki o akşam yatağına işersin!

İkisi de çok güler tabii ama Çiğdem eve gelir gelmez doğru bana, telefona.

– Banu Martina hiç hatırlamıyor. Kızına yıllar önce söylediklerini hiç ama hiç hatırlamıyor ve şöyle şöyle oldu… Yatak, ıslak, çiş, ??? Şarkıda tutmak istediğimize emin miyiz?

“Tapped on her shoulder, a dandelion

Standing timelessly in the wild wind.”

Siz olsanız ne yaparsınız? Kısa bir tereddüt. Ama gerçekten çok kısa! Tabii ki kalacak sözlerde. Çünkü böyle bir şey. Tam da böyle bir şey.

Etkiliyoruz çocuklarımızı. İzler bırakıyoruz onlar üzerinde, o kısacık anlarda, küçücük detaylarda, hiç beklemediğimiz boyutlarda. Unuttuğumuz, unutacağımız anlar boyunca. Unutmak da işin doğasında var. Çünkü ebeveynlik- hormonlar işin içinde olduğu için belki daha fazla annelik-  öylesine çocukla bir olup kendini kaptırdığın bir zaman ki, bir adım geriye çekilip o çok değerli anları seyretme, istifleme lüksün olamıyor. Küçüğünle bir olup akıyorsun zaman içinde. Tabii ki önemli olaylar zamana dirençli anılar olarak bir yerlerde diziliyor ama işte böylesine küçük sohbetler, detaylar, farkına varmadan iz bırakanlar, senden bir çırpıda çıkıp, çocuğunun bir ömür boyu misafiri olabiliyor.

Şarkıya dönecek olursak, ‘karahindiba’yı bıraktık sözlerde. Çünkü Martina hatırlamasa da, şarkı onun için arkeolojik bir anı kazısı yapmış ve sevenlerinden çok tatlı anıları, duyguları, düşünceleri bir araya getirmişti. Karahindiba bunlardan sadece bir tanesiydi ve çok değerliydi. Narin bir omuza dövme olacak kadar iz bırakmış, hep hatırlamaya adanmıştı.

İşte Martina’nın şarkısının perde arkasından, birden bize bir hikaye. Ve de galiba farkındalık, hele hele çocuklar yetiştiriyorsak en önemli mesele. Ve umarım Martina  kendi şarkısı ile karşılaşınca çok mutlu olmuştur, sevdikleriyle…

 

 

Onun Şarkısı

Ekran Resmi 2019-03-12 15.32.01

Her seferinde, başladığım noktadaki boş ve beyaz sayfa, bittiğinde yerini şarkıya yansımış bir insanın suretine bırakıyor. Bu suret, belki bir yaşamın başında, belki ortasında veya sonunda, sahibinin tözünden, yaşamının  ana renklerinden izler taşıyor.

Şarkının sahibi belki henüz daha 13 yaşında, bunu bilmiyor. Suretinden parlayan her ne ise ilk kez duyuyor. Ya da 18, bildiğinden emin değil. Şarkıdaki sureti her koşulda ona dikkat ve sevgiyle yaklaşıyor, kulağından içeri süzülmesiyle birlikte sahibinde kendine bir yer buluyor.

Şarkıya hazırlık süreci, şarkı sahibiyle ilgili yakınlarına sorduğum birkaç sorunun, onunla ilgili anıları, söylemek istediklerini bir araya getirmesiyle başlıyor. Şarkı yazarının görevi bir arı gibi, bu yazılı metinlere girmek ve iğnesiyle içindeki özü almak oluyor. Düşünceler duygu taşıyor. Ve arının o sözcüklere iğnesini değdirmesi duygunun bulaşması için yeterli oluyor. Baskın gelen duygunun harekete geçirmesiyle, gelen tüm bilgiler önce damıtılmış bir surete- şarkının sözlerine, sonra da müzikle et ve kemiğe bürünüyor. Bir insanın başka insanlara yansımış suretlerinin ortak bir ifadesi olarak, bir şarkı böylece ortaya çıkıyor.1EFEE696-05EE-493C-A859-80C61D2C69B7

Çok yakında 13 yaşını dolduran yeğenim için arkadaşlarına sorarak aldığım cevaplardan ona özel bir şarkı yaptım. Onun şarkıyı ve sözlerinden ortaya yansıyan ‘Arda’yı şaşkın, mahçup ve mutlulukla dinleyişini hiç unutmayacağım. Tüm arkadaşlarının kendisiyle ilgili ‘her koşulda dürüst’ olduğunu ve birkaç başka ortak özelliğini söylemesi, bunun böyle olduğunun herkes tarafından bilindiğini ve buna değer verildiğini kendi şarkısı  yoluyla duyması… kendisine ait, belki de şimdiye kadar ismini koyamadığı ama herkesçe dile getirilen özelliklerinin onu sevenlerce kutsanmasının, onun biricik yaşamı için anlamlı bir hediye olduğunu biliyorum.

Ve Kayra… Kendisine 1 yıl kadar önce 12 yaşında benzer şekilde yapmış olduğum şarkının sahibi, Nature Girl. Ağaçlara sarılan, resimler yapan, piyano çalan, kalbi pırıl pırıl atan Kayra. Teyzesinin onu anlatan mektubundan derlenmiş sözlerden ortaya çıkan şarkı, ABD’de yaşayan Kayra’ya sürpriz bir mezuniyet hediyesi olmuştu. O günden beri şarkının kendisine uğur getirdiğine inanırmış. Kayra Serpengüzel birkaç gün önce, yazdığı bir şiirle, bu şiirin piyano eşliğinde seslendirildiği Piano Slam 11 yarışmasında, ülke çapında birinci oldu. Şiirinde  bir araya getirdiklerini okumak, sahne üzerindeki güçlü duruşunu izlemiş olmak çok etkileyiciydi.

Şarkı mı bir yıl önce onun içindeki töze dokundu ve olacak olanın eskizine şahitlik yaptı, o mu şarkıya dokunup oldurdu bilmiyorum ama her ne ise, açıklaması sadece akıllara sığacak bir şey değil. Ve aslında… bırakayım öyle kalsın. Kendi adıma, iğnesiyle mutlu mesut bir arı, hayatımın sonuna kadar müzik ve tözden cevherler arasında mekik dokumaya varım:)


Nature Girl                                                                                                                                               Söz & Müzik: Banu Kanıbelli                                                                                               Düzenleme: Emir Özgören                                                                                                                  Yazı başlığı ve klipteki tüm illüstrasyonlar : Arbil Çelen Yuca

 

Bundan Böyle #Vegan

Daha önce değildim, çünkü ne olduğunu bile tam olarak bilmiyordum. Bilmiyordum çünkü bildiğimi sanıyordum. Bildiğimi sanıyordum çünkü aslında öğrenmeye niyet etmiyordum. Öğrenmeye niyet etmiyordum çünkü zahmetsiz yargılarım vardı. Konforumun keyfi yerindeydi ve iştahımın gözü açtı.

Oysa kıpırtıları başlamıştı bir süre önce. Mesela, 2017’de izlediğim ve çok etkilendiğim film “Beden ve Ruh”un ilk dakikalarında, kesimhaneye götürülen inekler ve  o ineklerin seyircinin içine işleyen gözleri ve o gözlerden içeri canlarıyla kurduğum temas belleğimdedir hala. Yabancılaşmış olduğumuz o en vahşi halimize baktırıyordu yönetmen usul usul. Birkaç ay sonra, yaza doğru bir akşamüstü, arkadaşım Şeyda Taluk’la, doktor Murat Kınıkoğlu takibinde vegan olduğu ilk gün buluşmuştuk. Onu çok takdir etmiştim. Ailemizdeki tek vegan Deniz’i takdir ettiğim gibi. Kendime Veganlık üzerine bir iki kitap almakla yetindim. Bir tanesini üstün körü okudum. İkincisine sıra bile gelmedi.

On-Body-and-Soul-cow-looks-up-at-sun-thefilmbok

Aynı yaz bir başka gün, Intermed polikliniğinden gelen bir telefon doktor Murat Kınıkoğlu’nun benimle görüşmek istediğini söyledi. Arayan kişiye bir yanlışlık olduğunu söyledim. Öyleydi. Hastası değildim.  Bu bir işaret belki, diye de düşündüm. Bu ilginç tesadüfler dizisi, THY uçuşlarımda kabin memurunun ısrarla bana vegan menüsü getirmesiyle devam etti. Oysa bilinçli olarak menüde vegan seçimi yapmamıştım. Yine de tüm bunlar, konfor ve iştah ikilisinin birleşmiş gücüyle aşık atamazdı.

Bir sene sonra sağlığımla ilgili bir gelişme hayatıma girdi. Normal bildiğim tansiyon değerlerimin aslında yüksek olduğunu öğrenmiş bulundum. Doktor tansiyon ilacı vermek istedi. İlaca başlamak istemedim ve alternatif doğal yollarını araştırmaya başladım. Özel gıdalar, biraz kilo vermek, meditasyon vb çabalarla… 1 sene geçti, değişen bir şey olmadı. Tansiyon hala yüksekti, anladım ki ailemin genetik mirası yakamdaydı.

Son bir ay içinde yaşadıklarım ise adeta birbirinin içinden gelişti. Gençlere yaptığım danışmanlıkta 17 yaşında vegan iki genç ve onlara her yönüyle destek olan annelerini tanıdım. Onlarla görüşmemin birkaç gün öncesinde yıllık check up kontrolleri ve takibinde de ilk kez görüşmek üzere Dr. Murat Kınıkoğlu için Intermed den randevumu almıştım. Aynı zamanda Vegan Beslenme kitabını okumaya başlamıştım. Randevu günü geldiğinde kitabı bitirmiş olmak ve sorularımı sormak istiyordum. Vegan öğrencilerimle görüşmelerim işte bu günlere denk geldiler. Yine aynı hafta içinde bir aile büyüğümüz damar tıkanıklığına bağlı kısmi felç teşhisi ile hastanede 15 gün geçirdi. Kendisine eşlik edenlerden biri olarak hastaneye giderken yanımda bu kitap vardı ve tanık olduklarım okuduklarımın resmi gibiydi. Ben gelecekte bir gün bir başkasının desteğine muhtaç olarak hastanede yatan kişi olmak istemiyordum.

untitled-45-of-1singleonthesidesDünyanın bir başka coğrafyasında ise ilgiyle takip ettiğim 15 yaşındaki aktivist Greta Thunberg İsveç parlementosu önünde Küresel İklim değişikliğine karşı başlattığı Cuma protestoları ile konuşuluyordu. Polonya’daki iklim zirvesinde politikacı büyüklerine dersini vermişti. Dünya üzerinde binlerce genç bu harekete katılmıştı. Gençler görüyordu, gösteriyordu.

MV5BYWU3ZTk1ZDgtNTFlOC00MGRjLWFiZmQtYmI0Y2JjMmI5YTBkXkEyXkFqcGdeQXVyNzI5MjI4MTc@._V1_Tıpkı benim “danışmanlık yaptığım” gençlerin bana gösterdiği gibi. Ayşe ve annesi veganlık hakkında sorularımı yanıtladılar, bilgilerini paylaştılar. İki belgeselden bahsettiler. “Cowspiricy” , “What the Health”. Hemen izledim. Ve küresel iklim değişikliğinin hiç bahsi geçmeyen en önemli nedeninin hayvansal gıda sektörü kaynaklı olduğunu öğrendim. Bu bilginin nasıl olur da üstü kapalı bir anlaşmışlıkla gizlendiğini öğrenmek çok çarpıcıydı.

Murat Kınıkoğlu’nun iki kitabı da bitmişti. (Vegan Beslenme ve Vegan Sağlık)  Öğrendiklerim, hayvansal gıdanın neredeyse  tüm hastalıkların formasyonuna  katkısını bilimsel araştırmalarla gösteriyordu.  Murat Kınıkoğlu’nun yaptığı bir meydan okumaydı. Çünkü söyledikleri bugüne kadar alışılmış olan yaklaşımların, alışkanlıkların karşısında yer alıyordu.  Hatta yazdıkları, yani gerçekler, dünyanın başka ülkelerinde yine onun gibi cesur  binlerce aktivistin susturulması ile sonuçlanmıştı. Bu konuyu kimse konuşmuyor, konuşamıyordu. Yeryüzü ve üzerindeki her bir canlı, vahşi kapitalist dünya düzeni içinde kazananlar zincirinin, paranın egemenliğindeki bilgi üretimi ve pazarlamasının açıkça kurbanlarıydık.

Bu hayvanlara yapılan zulüm olmanın da ötesinde, gezegenin geleceğini birinci derecede ilgilendiren bir konuydu. Bir insan bedeninin sağlığı içinse en doğru beslenme şekliydi.

c722b186afb55bda3517e303a0f1e234Artık seçenek yoktu. Bilgi ve tesadüflerin birikimi, yargılarımın (ya da cehaletimin diyelim),  konfor ve iştahımın karşısında ilk defa baskın gelmişti. Bu dünyaya bir şekilde gelmiştik ve muhtemelen uzunca bir süre bu hepimizin ortak yazgısıydı. Ama ben artık 2019’a nasıl girmek ve bu dünyadan nasıl ayrılmak istediğimi biliyordum. Bu kendime yeni yıl hediyem oldu. Bu blog yazısını da hem sözümde durmayı kendime gelecekte hatırlatmak, hem de öğrendiklerimi paylaşmak için yazıyorum.

Yaşayan ve doğacak tüm canlılar için daha iyi bir yıl olması dileğiyle…

***

Film:

On Body and Soul / Beden ve Ruh (2017) / Ildiko Enyedi

Cowspiricy: The Sustainability Secret (2014)  / Kip Anderson & Keegan Kuhn

What the Health (2017) / Kip Anderson & Keegan Kuhn

Kitap:

Vegan Beslenme / Dr. Murat Kınıkoğlu

Vegan Sağlık / Dr. Murat Kınıkoğlu

2018, Beni Adımla Çağır

“Beni Adınla Çağır” (Call Me By Your Name, 2017, Yön: Luca Guadagnino) izledikten sonra görülmeyen bir pelerin gibi üzerimize dolanan, yıldız tozundan etkisi günlerce devam eden filmlerden biri oldu benim için. Parelel zamanda yaşadığım diğer tesadüf olmayan tesadüflerle de ben değil, bu yazı kendini yazmaya koyuldu.

Bundan dört gün önce, The School of Life İstanbul’da kariyer üzerine vereceğim bir eğitimin* çevirilerini yaptığım bir günün akşamında izledim filmi. Metinde ve alıştırmaların içinde geçen ‘Aile Senaryoları’ için şu sözleri çevirmiştim, “aile beklentileri arka fonda hala işliyor, önem taşıyor ve kariyer seçim sürecimize etki ediyor- bunları biz farkında olmadan yapıyor.” Çevirirken düşündürdü, düşündürürken anımsattı. Beni otuz yıl geriye götürdü. Babama mektup 1988Merdivenlerden ışık hızıyla inip, babama ait kutunun kapağını açıp, üniversite son sınıfta onlara sormadan aldığım bazı kararlarla ve yaptığım değişimlerle ilgili anne ve babama gönderdiğim 6 sayfalık mektubu açtırdı. Tam otuz yıl sonra o satırlara göz gezdirdi. O satırlarda, Harbiye’de bir restoranda gitar çalıp şarkı söylemeye başlamış, buradan kazandığı parayla 6 kişilik yurt odasından tek kişilik bir odaya çıkmış, bir taraftan onların sevgi ve onayını kaybetmekten korkan ama bir taraftan maddi manevi her türlü reddi göze almış bir genç kız vardı. Bu satırları postaya verdikten sonraki 24 saatlik şüpheli bekleyişi hala hatırlarım. Bu bağımsız davranışımı ya kendi yörüngelerinden, otoritelerinden sapma olarak değerlendirip rest çekeceklerdi, ya da irademe saygı duyacaklar ve yanımda olmaya karar vereceklerdi. Birincisi değil, ikincisi oldu. Onlara mektupta çizimlerini gönderdiğim tek kişilik odama, evden ayrılmadan dinlemeyi sevdiğim plakları gönderdi babam. Ve hayat böylece devam etti. Şimdi bakıyorum, o zamanların ürkek ama cesur girişimleri, şimdi hala hayatımda devam eden müzik kariyerinin yapı taşları olmaktaymış.

Filmde ise, kendini aşkta, aynı cinsten bir başkasının aşkında bulan genç bir erkeğin öyküsü vardı. Elio ve Oliver birbirilerine kendi isimleriyle seslendiler. Aşkta birbirinin içinde kaybolmanın, bir başkasının ismine teslim olmanın olağanüstü zerafetle işlendiği bir filmdi. Filmin içindeki kahramanlardan bir başka ikisi de, aşkın içinde kendi kimlik keşfinde olan 17 yaşındaki Elio’nun coşkusunun, kafa karışıklığının, acısının yanında olan anne babasıydı. Geçmişten yakaladığım, izledikten sonra mektupa koşturan, kendi çocuklarım için olmak istediğim, her koşulda önündeki varlığın kendi yaşamı ve yaşam iradesi önünde saygıyla eğilen ve sevgiyle sarılan bir anne baba olmanın en güzel örneklerinden biriydi. Dayanamadım, babanın oğluyla yaptığı konuşmayı kağıda döktüm. Baba, Elio’nun kendisine açmadığı gerçeğini bildiğini ve onun yanında olduğunu hatırlamak isteyen şu sözleri söylüyordu.

Beni Adımla Çağır“ -Hiç beklemediğimiz anda, doğa ana bir katakulli çevirip en zayıf noktamızı bulur. Sadece… yanında olduğumu hatırla. Şu anda hiçbir şey hissetmiyor olabilirsin. Belki hiç bir zaman bir şey hissetmek istemeyeceksin. Bu konuları benimle konuşmak istemiyor olabilirsin ama… önceden açıkça hissettiğin şeyi yeniden hisset. Bak, güzel bir arkadaşlık kurdunuz. Belki arkadaşlıktan da öteydi. Ve ben size imreniyorum. Benim yerimdeki çoğu ebeveyn tüm bunların unutulup gitmesini ister. Oğullarının bundan kurtulması için dua eder ama.. ben o ebeveynlerden değilim. Yaralarımız hızla iyileşsin diye kendimizi hırpalayıp dururuz. Otuz yaşına geldiğimizde de çökmüş oluruz. Ve her yeni biriyle her başlangıcımızda sunacağımız daha az şeyimiz kalır. Ama kendini bir şey hissetmemek için zorlamak ya da hiçbir şey hissetmemek… ne büyük kayıp olur. Yersiz mi konuştum?

_ … (Elio, hayır anlamında başını sallar)

Beni Adınla Çağır_ O halde bir şey daha söyleyeceğim. Şüpheleri gidermiş olur. Yaklaşmış olsam da asla sizin gibi bir şey yaşayamadım. Bir şey beni hep tuttu. Ya da engel oldu. Hayatını nasıl yaşadığın seni ilgilendirir. Sakın bunu unutma. Kalbimiz ve bedenimiz bizlere bir kereye mahsus verilmiştir. Sonra bir de bakarsın kalbin yorgun düşmüş. Bedenin de kimsenin bakmayacağı bir hale gelmiş. Yanına yaklaşmak istenilmesi şöyle dursun. Şu anda kederlisin. Acı çekiyorsun. Bunu yok etme. Aldığın keyfi de öyle.” 

IMG_5161Ve bu bir dizi yaşantı, dün akşam bir başka çekim gücüyle gittiğim Arbil Celen Yunca’nın “Döngünün Gücü Masalı” ile tamamlandı. İyi ki gittim ve Arbil’i yakından tanıdım. Dün akşamdan bende kalan şarkılar, masal kahramanları, anlaşmalar hala işlemekte… Bu masalların içinde bir yerde bir baba ve bir kızın arasında, henüz kızının iradesine hakkını teslim etmemiş bir üst irade ve bu yüzden serbest kalamamış bir sevgi vardı. Bu yüzden acı çeken ve acısı kalp atışına dokunan bir baba vardı.

Beni Adınla Çağır… Babama mektup… Aile Senaryoları… Döngünün Gücü Masalı

Dört gün içinde bu dörtlünün buluşması bir tesadüf mü? Hayır, demek yerine, ‘tesadüf’ için Ömer Faruk’un “Yarabıçak” kitabından bir alıntıyı (s. 207) paylaşayım ve bunlar son sözler olsun. 2018’in iradeye ve özgürlüklere saygı duyabildiğimiz ve bunu sevgiyle yapabildiğimiz bir yıl olabilmesi dileğiyle…

Göçebe düşünceyi benimseyenler tıpkı okyanusa akan ırmak gibi durmaz, dolaşır, atlar, deler ve hep akar; onu bağlamaya çalışan kod’lara aldırış etmez, hayatın tüm veçhelerine kendini açar, hiçbir sınır onu durdurmaz… Onlar için “tesadüf” uzak bir olasılık olmaktan çıkar, mümkün olana dönüşür; hayatın “tesadüf” çağrısı duyulabilir, görülebilir, dokunulabilir, koklanabilir, tadılabilir hale gelir. “Tesadüf” hayatın sana hazırladığı sürprizdir, yaşadığını gösteren çığlıktır!”

***

* “Kariyer Potansiyelimizi Nasıl Belirleriz?” Alain de Button tarafından hazırlanmış ve The School of Life İstanbul bünyesinde verilen bir atölye çalışması. İlk eğitim tarihi 28 Şubat 2018. Hakkında daha fazla bilgi için; https://www.theschooloflife.com/istanbul/program/herey/kariyer-potansiyelimizi-nasil-belirleriz/√

 

#AdaletYürüyüşüm

Adalet yürüyüşü

Adalet yürüyüşünün 20. gününde, yürüyen yaklaşık yirmi bin insandan biriydim. Kocaeli’nde bando eşliğinde başlayan 19 km’lik yürüyüş İzmit ve Derince içinden geçerek Yarımca’da son buldu.

Kalabalık içinde yürürken, birilerinin yanında kalmak kolay değildi. Nitekim ben de bir grupla gelmiştim ama kısa bir süre sonra, kalabalığın isimsiz ve her an her yerde olabilen doğal üyesi oldum. Yanından ayrılmak istemediğim Romanlar ve müziği ile birlikte uzun süre, onları kaybedince de içinden geçtiğimiz şehrin bize bakan pencerelerinin seyrinde uzun zaman yürüdüm.

Yürüyüşün 20. gününün bu yönüyle çok özel olduğunu düşünüyorum şimdi. Bir şehrin içinden geçmiştik. Apartman dairelerinin caddeye cepheli pencerelerinden bakışlarıyla, elleriyle, salladıkları bayraklar, bezlerle selamlayan, yürüyüşe coşkularıyla katılan insanlar, yürüyüşün beni en etkileyen taraflarından biri oldu. Yürürken hemIMG_9569 yürüyen, hem de oradan bakan oldum ve şunu düşündüm: Bu insanlar ve hepimiz yıllardır giderek artan bir şiddette üzerimize çöken bir karabasanın ağırlığı altında, ‘nasıl olsa hiç bir yerimi hareket ettireme-yeceğim’ diyerek, hareket etmeyi istemekten bile vazgeçmiştik. Öğrenilmiş çaresizliğimiz, kabullen-diğimiz gerçeğimiz olmuştu. Ve evet biz bu insanların evinin önünden değil, kalplerinin içinden geçiyorduk. Gerçektik. Binlerce kişinin bedeninde somutlaşmış, yürüyüşe geçmiş ve dile gelen bir adalet talebiydik. İhtiyacı olanın, umut etmeye özlem duyanın içinden geçiyorduk. Bir tür şifaydı bu. Şifa verirken şifalanıyorduk. Çoluğu çocuğu, genci yaşlısı çoktandır kapalı duran pencere kepenklerini açmış, içeri giren güneşin tadını çıkarıyordu. Işıkla kamaşan gözler ışıl ışıl, mutluluktan yaşlıydı.

IMG_9512Yürüyüşün coşkusu içinde düşünmek kolay değil. Ancak yürüyüşün ardından, tanıklığın coşkusunu içinizde hala hissederken düşünmeye kaldığınız yerden, yürüyüşten zihninizde kalanlarla devam ediyorsunuz. Neydi bu kadar güzel olan?

Adalet soyut bir kavram ve katılan her birey veya ve topluluk için pratikte farklı biçimler ifade edebilir. Karşılıklı adaleti konuşmaya başladığımızda aramızda sınırların belirdiği, senin benden ayrıldığı farklı biçimlerine varılabilir. Bu yürüyüşün bu kadar güzel olmasının nedeni tam da buydu. Henüz bu ayrıma gitmeden, adalet isteminin ne kadar kutsal, insanca yaşamanın ne denli vazgeçilmezi olduğunun  tek bir ağızdan dile getirilmesi ve bunu birlikte hissettmenin coşkusuydu.

Bu ortak talep, talep eden herkesin eşitliğini ifade ediyordu. Kim olduğumuz, yanımızdakinin kim olduğu, ne olduğu önemini yitirmişti. Yan yanaydık ve ortak bir derdimiz vardı. Hem kendimiz, hem de herkes adına bir talepte bulunuyorduk. Güzel olan buydu. Bu ortak duygu, bu ortak gerçek her zaman hatırlanmaya, hiç unutmamaya değer bir kutsal. Bundan sonra adalet tanımlarımıza bakarken ve onu yeniden düşünürken, adaleti kendimiz için değil ‘herkes için’ istemenin önünü açacak bir deneyimdi. Tüm deneyimler gibi geçiciydi. Ama yaşanmıştı ve bir iz bırakmıştı. Bu yürüyüşe bunu yaşayacağımı bilerek gelmiştim. Öyle de oldu.

IMG_9505

Dileğim, yürüyerek adaleti arayan ve talep eden herkesin, adaletin herkes için olduğunun, seni/beni, sizi/bizi tanımadığının, ayrımlarla eksildiğinin, kişiselleştirmelerle hükmedici olduğunda birleşmesidir. Adalete eksiltmeden sahip çıkmaktır. Umuyorum, bu deneyim, kutsal saydığımız başka değerlerle adaleti yan yana koyabilmeyi ve evrensellikleri üzerine kafa yormayı kolaylaştırır. İçine doğduğumuz veya empoze edilmiş, bugün adil bir demokrasi toplumu olmamıza engel düşünce kalıplarına ve değerlerine yeniden ve bir adım geriden bakmayı mümkün kılar. Sorgulayabilmenin, soru sormanın ve özgün yanıtlar üretmenin önünü açar. İnanmak istiyorum ki bundan sonra neye evrileceğini henüz bilemediğimiz bu yürüyüş, yarattığı ve oluşturduğu bellekle, belki yakın dönemde, belki daha sonra ama mutlaka daha özgür ve adil bir toplumsal düzenin nedenlerinden biri olacaktır.

 

Bir Çıkış Yolu: Şarkılar

Bu bir peri masalı diyeceğim, masal değil. İnanılmaz diyeceğim, son derece gerçek. Dünyanın bir coğrafyasında, olağanüstü baskı koşullarında, ırkçılığa karşı verilen mücadelenin efsanevi ilham kaynağı, bir başka coğrafyasında, hatta kendi vatanında neredeyse hiç kimse. Sixto Rodriguez. Amerikalı şarkı/söz yazarı. Searching for Sugar Man (2012) (“Şeker Adamın İzinde”) İsveçli yönetmen Malik Bendjelloul’un bu masalsı hayat hikayesini belgeleyen filmi!

Filmin gerçeği bir yana, kendi yaşadıklarımızla çağrışımlar, oyuncuların değiştiği ama oyunun aynı kaldığı tarihten parçalar… ve yine hep gördüğümüz ve göreceğimiz gibi, müziğin bu değişmez senaryodaki değişmez yeri: özgürleştirici, harekete geçiren ve ebedi.

Çok iyi geldi! Müzikten neden vazgeçmemeli, neden inat etmeli, hem yazan hem dinleyen olarak, ona değerini nasıl daha fazla vermeli… sorulabilecek sorular bunlar. Sadece müzik değil tabii, mevcut düzeni sorgulayabilen her mecrada, edebiyatta, sanatta, kirli ellerin ulaşamadığı, bastırsa da kendine yeni çıkışlar bulabileceği özgür alanlar bunlar. Ancak orada bir yerlerde, “Bir çıkış yolu var!”

sugarman-1

Filmden alıntılar

“Albüm fevkalade popular olmuştu. Biz Güney Afrikalıların çoğuna göre o hayatımızın film müziğiydi. 70’lerin ortasında bir pikabı ve pop albümleri olan beyaz, liberal ve orta sınıf ailenin evine girer ve plakları çevirirseniz mutlak suretle Beatles’ın ‘Abbey Road’ albümünü görürdünüz. Simon ve Garfunkel’ın ‘Bridge Over Troubled Water’ albümünü de 81hal6t9z9l-_sl1471_görürdünüz. Ve Rodriguez’in ‘Cold Fact’ albümünü de görürdünüz. Bize göre, tüm zamanların en ünlü albümlerinden biriydi. İçerdiği mesaj şuydu: “Mevcut düzene karşı ol”. Bir şarkının adı, “Anti-Establisment Blues” (“Anti-Düzen Blues”) idi. Biz düzene karşı olmanın ne demek olduğunu bile bilmiyorduk, ta ki Rodriguez’in şarkılarını pikaba koyup dinleyene kadar. Ve gördük ki, toplumuna karşı çıkman normaldi, toplumuna kızgın olman da normaldi. Çünkü biz ırkçılığın son bulması çabasına karşı her türlü önlemin alındığı bir toplumda yaşıyorduk. Bu albüm bir şekilde bu yarayı içinde barındırıyordu. Şarkının sözleri biz bastırılmış insanları özgür bırakıyordu. Her devrim bir şarkıya ihtiyaç duyar. Ve Güney Afrika’da Cold Fact insanlara akıllarını özgür bırakma ve farklı düşünmeye başlamaları iznini veren albümdü.”

 South African Essay“Geri dönüp baktığınızda ırkçılığın tam ortasındaydık, ırkçılığın doruğundaydık. Güney Afrika dünyadaki birçok ülkenin yaptırımları altındaydı. Güney Afrikalı müzisyenler deniz aşırı ülkelerde konser veremiyordu. Yabancı oyuncuların Güney Afrika’yı ziyaret etmesi yasaktı. Güney Afrika ve dünyanın geri kalanı arasında tam bir kapalı kapılar durumu vardı. Dünyadaki ülkeler Apartheid* hükümeti hakkında korkunç şeyler söylüyorlardı ancak
800x800_pic6504bundan bizim haberimiz yoktu çünkü haberler devletin kontrolündeydi. Nüfusun çoğu tecrid edildi. Şehirlerde alım satım yapılması yasaklandı. Nazi Almanyasında olanların aynısı yaşanıyordu. Nazi Almanyasının yan ürünü gibiydik. Ancak bir gazete bunu yayınladığında hakkında direkt dava açılıyordu. İşte bu yüzden, Güney Afrika dünyada parya damgası yedi. Kültürel boykotlar vardı, sportif boykotlar vardı. Soyutlanmış bir toplumdu, herşeyden mahrumduk. Irkçılığın yanlış olduğunu hepimiz biliyorduk. Ancak Güney Afrika’da yaşadığımızdan beyaz biri olarak
apartheid yapabileceğimiz çok fazla bir şey yoktu. Çünkü hükümet çok otoriterdi. Daha geniş bir çerçevede askeri bir devlete dönmüştük. Irkçılık aleyhi konuşma yaparsan, üç yıllığına hapishaneye atıyorlardı. Mücadelenin içinde oldukça fazla sayıda beyaz olsa da, çoğunluğu oluşturmuyorlardı. Takip ediliyordunuz. Ajanlar vardı. Korkunç bir ortam vardı ve korkuyordunuz. Ancak Güney Afrikalıların arasından bir grup müzisyen, söz yazarı ortaya çıktı. Ve onlar için Rodriguez’i dinlemek,  tıpkı bir sesinscreen-shot-2016-11-01-at-21-10-08onlara “Çocuklar, bir çıkış yolu var.” demesi gibiydi. Bir çıkış yolu var. “Müzik yazabilirsiniz. Söz yazabilirsiniz. Görsel kullanabilirsiniz. Şarkı söyleyebilirsiniz. Ve ırkçılığa ilk muhalefet Afrikalıların içinden geldi. Bunlar genç Afrikalı çocuklardı. Ve Rodriguez’den ilham aldıklarını söylüyorlardı. Afrika müzik devriminin ikonu olarak lanse edilen bu çocukların hepsi size ‘Rodriguez bizim adamımız.’ derlerdi. Ve Irkçılığa karşı söylenen Afrikalı sanatçılara ‘Voelvry’ adını verdik.”

d0098755_52789d4673f59

“Her şeyi olduğu gibi kabul eder ve hayatına devam ederdi. Pes etmek ona göre değildi. Çok okurdu. Politikayla, toplumsal konularla ilgilendi. Protestolara ve gösterilere katıldı. İnandığı şeyler uğruna mücadele ederdi. Ve bizleri de yanında götürürdü. Sesini duyuramayan ve konuşmak için fırsat bulamayan işçi sınıfının, ezilen fakir toplumun yanında görürdü kendini. Bu konularda çok mücadele verdi.”

searching-for-sugar-man-concert“Konserde, bütün insanlar ona bakarken şaşırıp kalır sanmıştım. Oysa tam tersi oldu. Gördüğüm sonsuz huzurdu. Yüzünde sonsuz sükunet vardı. Bütünüyle. Sanki o şeye, o yere gelmiş ve tüm hayatını bulmaya çalışıyordu. Yuva, kabuldür. Dünyanın diğer tarafında bir yerlerde yaşayan bir adam var… ve neredeyse yuvasını bulmuş gibiydi.”

screen-shot-2016-11-09-at-10-52-14“Hepimiz için hayat çok fazla değişti. Bir kişi hariç, o da Rodriguez. Yaşadığı hayat ve yaptıklarıyla bize çok net bir şekilde gösterdi ki, seçim yapabilirsin. Çok ızdırap çekti, can çekişti, karmaşa ve acıyla uğraştı ve bunları alıp çok güzel bir şeye dönüştürdü. İpek kurdu gibi. Hammaddeyi aldı ve orada daha önce olmayan bir şeye dönüştürdü. Güzel bir şey. Belki aşkın bir şey. Belki ebedi bir şey. Yaptığıyla sanırım insan ruhunun, neyin mümkün olabildiğinin bir temsilcisi o. Her zaman bir seçim hakkın var. Sanki şöyle der gibi… “Benim seçimim buydu, size bir Sugar Man vermek. Peki sen seçimini yaptın mı? Sor kendine.”

screen-shot-2016-11-09-at-11-15-30


*Apartheid (Afrika dilinde “ayrılık” anlamına gelmektedir), Güney Afrika Cumhuriyeti’nde 1948 – 1994 yılları arasında, Ulusal Parti hükümeti tarafından uygulanan ırkçı ayrımcılık sistemidir.

 

Sevgiden vazgeçmeyin!

Film kritiği değil ama iştahlı bir izleyici olarak bu seneki Filmekimi turumu tamamlamak üzereyim. Şimdiye dek izlediğim filmler birbiri ardına ve altan alta öyle hoş bağlantılar kurdular ki, bağlara dolanmadan geçemeyeceğim.

i-daniel-blake-3Ben, Daniel Blake!” Ken Loach’un sosyal adaletsizlik, direniş ve dayanışma üzerine etkileyici filmi. Filmde kahramanların yalnızlığa itildiği yerde sevgisizlik ve karamsar bir mücadele, dayanışmanın olduğu yerlerde cesaretli bir sevgi, küçük bir çocuğun konuşmaya, kendini açmaya, yalnız bir kadının güvenmeye başladığı anlarda içtenliğini hissettiği ilgi ve şefkat var.

Yine bir başka film, Pedro Almodovar’ın “Julieta”sı. Hayatında iki kez farklı zamanlarda ancak bir anda çok sevdiği iki kişinin yok olup gitmesi ardından film boyunca onu ele geçirecek obsesif boşluk içine hücum eden onca yıkıcı farklı duyguyu yaşayan Julieta’nın filmi.

the_commune_photo_by_christian_geisnaes

Danimarkalı yönetmen Thomas Vinterberg’in “Komün”ü, 1970’lerde bir evin içinde komün olarak yaşamaya niyet eden ve ilişkiler içindeki beklenmedik gelişmelerin aklı, duygusal ihtiyaçlarla karşı karşıya getiren filmi. Akıl sınırsız olasılıkların merakında giderken, sevgiyi bir nedenden dolayı artık göremediğinde ya da hissedemediğinde ve de sevgi için umudu kalmadığında kalbin acıdığı, hatta ‘durduğu’ bir film.

frantzHemen ardından aynı gün içinde izlediğim “Frantz” ise, aşkın ölüm acısının yerini alabilme gücü, karşılık bulmadığında ise ölüme teslim olabilmesinin güçlü bir hikayesi. Francois Ozon’un siyah beyaz filmi, umudun bittiği anda yine belli belirsiz bir ölüm fikrinin izleyeni kuşatması.

Son iki filmi de arkadaşım Bilge Selçuk ile görmüş, arasında, bitiminde sohbetlerle filmleri devam ettirmiştik. Benzer görüşlerde dolaşırken, Bilge bana “Balıklar Kadar Sevebilir miyiz?”* Birgün Pazar yazısını okuyup okumadığımı sordu. Bilge’nin pazar yazılarını kaçırmamaya gayret ederken, 17 Temmuz tarihli yazıyı okumamışım gerçekten. Bilge bu keyifli yazısında, insan olarak sevgiyle, şefkatle ve dokunmayla iyileştiğimizi, yüceldiğimizi, yoksunluğunda küçüldüğümüzü, parçalandığımızı yazıyordu. Balıkların bile kanatlarıyla birbirine dokunmasının yarattığı yaşamsal güce yer veriyor, bugün yaşadığımız pek çok problemin kökenine yönelik birbirimizden ne kadar uzaklaştığımıza vurgu yapıyordu. Okudum ve evet dedim. Evet, gerçekten bu yazı dünkü filmlerle çok alakalıydı.

paterson_producers_interview_no_film_school_3

Yazıyı okuduktan hemen sonra izlediğim Jim Jarmush’un filmi “Paterson” ise, bir şaire beden olmuştu. Bir bar sahnesinde, aşkına karşılık bulamayan bir karakter ‘aşk olmazsa yaşamanın anlamı ne?’ diye sorarken Paterson aşıktı, mutluydu, şairdi, yazıyordu. Şiir yazmak üzerine, şiiri yazan üzerine yapılmış hoş bir filmdi. Ve son saniyeler, Paterson’un babasından dinlediği bir şarkıdan aklında kalan bir dizeyle bitiyordu. “Balık olmak ister misin?

Bilge’yle çok sevdiğimiz Kadıköy’e vapurla gitmiştik. Vapur seyirde, biz içimize boğazın nefesini çekerken, metrelerce altımızda balıklar kanatlarını birbirine dokundurarak yüzüyorlardı. Yine o dakikalarda Melli O’Brien’dan posta kutuma kısa bir mesaj düştü. “Her zaman seçeneğiniz vardır, sevgiyi seçin.

Dünyada bunca acı ve yıkım varken, ruhumuzu ele geçirmeye kasıtlı çaresizlik ve umutsuzluğun bir dev gibi karşımızda dikilmesine rağmen, yaşadıklarımız, yazdıklarımız ve izlediklerimiz birbirini bu denli şiirsel bir biçimde işaret ediyor ve şöyle diyordu: tutunabileceğiniz bu an ve hayatlarınızda yaşadığınız, yaşatabildiğiniz sevgileriniz var. Seçimlerinizi sevgiden yana yapmaktan vazgeçmeyin!

***

*”Balıklar Kadar Sevebilir miyiz?” Bilge Selçuk

http://www.birgun.net/haber-detay/baliklar-kadar-sevebilir-miyiz-120279.html

Esaretin Bedeli / The Shawshank Redemption (1994) / Frank Darabont

shawshank-music

“O iki İtalyan kadının ne söylediğiyle ilgili bugüne kadar hiçbir fikrim olmadı. Gerçek şu ki bilmek de istemiyorum. Çünkü bazı şeyler, hiç konuşulmadan kalmalıdır. O kadar güzel bir şey hakkındadır ki kelimelerin ifade etmesi olanaksızdır, hatta bu senin kalbini acıtır.

Diyorum ki, o gün o iki ses, bu gri yerde , herhangi birimizin hayal edebileceğinden çok daha yükseğe ve uzağa uçtu. Sanki küçük bir kuş kafesimizin içine girmiş ve bizi saran bütün duvarların dökülmesini sağlamıştı. Ve Shawshank Hapishane’sinde bulunan her tutuklu kendini bir an için özgür hissettmişti.”

maxresdefault

  • Müziğin güzelliği budur. Bunu sizden alamazlar. Hiç müzik için böyle şeyler hissetmemiş miydiniz?
    – Ben genç bir adamken mızıka çalardım. Sanırım ilgimi kaybettim. İçerideyken fazla bir anlamı yok.
  • En fazla anlamı olduğu yer burasıdır. Unutmamak için ihtiyacın var.
  • Unutmak mı?
    -Dünyada taştan ibaret olmayan başka yerlerin de olduğunu. Birşeyler var… İçinde… Alamayacakları ve dokunamayacakları birşeyler. O sana aittir.
  • Sen neden bahsediyorsun?
  • Umut…

wkj1e

“Unutma Red, umut iyi bir şeydir. Belki de en iyi şeydir. Ve iyi olan bir şey asla ölmez. Bu mektubun sana ulaşmasını umuyorum. Ve umarım seni iyi bulur. Dostun, Andy.”

vlcsnap-2014-03-14-03h37m51s94 “Sanırım herşey gerçekten tek bir seçime indirgenebilir. Ya yaşamakla meşgul olacaksın, ya da ölmekle.

the_shawshank_redemption_beach“Korku insanı tutsak eder. Umut ise özgürleştirir.”

Hapşuuu!

 

IMG_1127 (1)

Virüsün kaynağı belli; Zeytin Çekirdekleri! Sonunda ve ne mutlu ki bana da bulaştı! Geçtiğimiz hafta sonu Ayvalık’ta, bu inanılmaz ama pekala gerçek olan gönüllü müzik çalışmasına gittim. Sadece geçen hafta sonuna özgü bir çalışma değildi. Haziran 2014’den bu yana faaliyet halinde olan, yerel ve harici gönüllü desteğiyle, her geçen gün daha güzel sesler çıkaran, bugüne kadar 750 çocuğa müzikle dokunmuş bir proje. Bu sene itibariyle, 100 kadar çocuk, her gün okul çıkışı ve hafta sonları, onlara nota okumayı, birlikte müzik yapmayı öğretmeye gelmiş öğretmenlerinin yanına koşuyorlar. Hayatlarında müzik olmayan, müzikle bugüne kadar tanışmamış çocuklar. Evlerinde, okullarında, yaşamlarında, kendisini ifade edecek alanları, koşulları, dili bulunmayan çocuklar. Buraya geliyor, müzikle ve diğerleriyle buluşuyor, kendisiyle ve diğerleriyle tanışıyor, kendini ve diğerlerini kutlayarak ayrılıyor.

IMG_1129Ayvalık’ın 17 farklı ilköğretim okulundan, 17 mahalleden geliyor çocuklar. Bu sayı, projenin şehir merkezinin dışındaki köyleri de kapsaması anlamına geliyor. Bu dağılım da, ayrışmış sosyal yapılar içinde, birbirleriyle yan yana gelmeyecek çocukların yan yana durması ve herkesin müzikte eşitlenip ortak bir uğraşta bulunması ve uyum içinde güzel bir şey üretmesi anlamını taşıyor. Benim şahit olduğum bütünlük işte böyle bir şeydi ve sanırım bu tatlı virüsü benzersiz kılan en önemli özellikti. Bu kadar homojen olmayan bir yapı içinde bütün olmak! Bunun kolay oluşmadığını söylüyor projenin gönüllü koordinatörü Gül. “Kürt, boşnak, roman, yörük, adalı, zengin, fakir, şehirden, kırsaldan gelen çocukların, önyargıları yıkıp beraberliği öğrenmesi için bir yıla yakın bir süreç gerekti. Tanıdıkça birbirlerini kabul edip en temel müşterekte birleştiler: insan olarak var olmak. Bu müziğin barıştırıcı ve birleştirici gücü ile mümkün oldu!”

Gül Yılmaz Gürsoy’u tanıyorum. Yıllar önce masa üstünde bir grup gönüllü, konuşurduk bu projenin yapı taşlarını. Bugün bu masa üstü projenin gerçekleşmesi, Gül’ün iradesi, sabrı, çalışkanlılığı, sınırsız gönüllüğü sayesinde mümkün oldu demek yanlış olmaz. Yer olarak Ayvalık’ın seçimi de pilot çalışmayı kolaylaştıran bir faktördü. Gül’le birlikte, en başından beri aktif çok değerli ve bugün sayısı 40’tan fazla gönüllü ile birlikte proje ayağa kalktı ve büyümeye devam ediyor. Kadıköy Belediyesi Çocuk Sanat Merkezi’nin de desteğini yakından biliyorum.

IMG_1020Şimdiye kadar 16 performansları oldu Zeytin Çekirdekleri’nin. 4-6 haftada bir performans yapmaya çalışıyorlar. Sadece müzik değil, resimleriyle, danslarıyla da varlık gösteriyorlar. Hatta artık turneye de çıkmaya başladılar. 1 Haziran, Boğaziçi Mezunlar Koro’sunun “Minik Elli Koca Yürekli” şarkılar konserine onlar da katılacaklar. İşte orada, ben de çekirdeklerle “Dostum Ol” u söyleyeceğim.

Geçenlerde, ihtiyaçları olan bir davul seti için Facebook’ta yazdığım bir postun 24 saat içinde 122 paylaşımı yapılmıştı! Bu inanılmaz bir rakamdı. Bir kere daha şunu gösterdi: Tutunabileceğimiz somut umutlara, güvenebileceğimiz iyi insanlara ve güzel şeyler yapmaya ihtiyacımız var. Toplumsal travmamızın üstesinden ancak bu umutlu bağlarla ve dayanışmayla gelebiliriz inanıyorum. İşte o yüzden hapşuuu! Bu yazıyı okuyup da Zeytin çekirdeklerini tanımayanlara da bulaşmıştır, umarım!

Nasıl Katkıda Bulunulabilinir?

IMG_1033

İmece usulu, herkes elinde ne varsa onu verebilir; ama ondan başka;

  • Düzenli maddi destek yapılabilecek önemli bir katkı. http://www.zeytincekirdekleri.org/
  • PR (Tanıtım) / paylaşım ile, medyadaki güçlü kalemlerle irtibat ile…
  • Psikolojik destek / Giderek, çocuklarla, ailelerle görüşerek
  • Akademik destek / Dersleri zayıf olan öğrencilere yazın ders vererek

(Gönüllülerin uçuşları Pegasus, konaklamaları iki butik otelin sponsorluğu tarafından sağlanıyor. )

IMG_1034