Tatlı Hayat / La Dolce Vita (1960) / Federico Fellini

Screen Shot 2015-03-25 at 17.55.08“Steiner iki büyük tutkun olduğunu söyledi. Aralarında seçim yapamıyormuşsun. Gazetecilik ve edebiyat. Kendini kapatmamaya çalış. Özgürlüğünü koru. Benim gibi evlenme. Seçim yapma, hep seçilen ol. Aşkta da seçilmiş olmak yeğdir. Donmaktansa, yanmak çok daha iyidir.”

Screen Shot 2015-03-25 at 22.45.06“Geleceği düşünmek zorundayız. Ama bugünü de yaşamalıyız. Bugünü tüm yoğunluğuyla yaşarsan, her an 1 yıl gibi olur ve her yıl 5 yıl gençleşirsin. Dostlarım, geleceği çok fazla düşünüyorsunuz. Ama sen… öyle farklısın ki?”

Screen Shot 2015-03-25 at 18.02.23

“En sefil hayat bile, herşeyin önceden belirlendiği, toplum tarafından düzenlenen bir varoluştan iyidir.”

“Dünya harika bir yer olacak deniyor. Bir telefon konuşması herşeyi sona erdirmeye yetecekken Screen Shot 2015-03-25 at 18.10.18bu nasıl olabilir? İnsan tutkulardan, duygulardan uzak yaşayıp kendini bir sanat eserindeki uyuma vermeli. Zamanın dışında yaşayacak kadar, her şeyden uzaklaşacak kadar çok sevmeyi öğrenmeliyiz. Buna mecburuz.”

Screen Shot 2015-03-25 at 22.01.40“İki insan birbirini severse başka hiç birşeyin önemi kalmaz. Seni korkutan nedir?”

  la-dolce-vita-valeria-ciangottini-paola-3      ladolcevita

Advertisements

Bir Şarkı Neler Yapar?

bluesky

Şarkı, bir davet midir yoksa?

İçine girdiğinde, başkalarını da bulacağın bir odaya. Müzik ile örülmüş duvarlarının üzerinde şarkının sözleri yazılı olan… Birlikte duvarlarına yaslandığın, omuzun omuza değdiği, bir başkasını anladığın, hem de bunların tümünü bir başkasını ‘görmeden’ yaptığın. Duyarak yaşadığın.

Hem sadece sana ait, hem de dünya kalabalıklığında yaşanmış aynı duyguyu paylaştığın. Görmediğin insanlarla yaptığın görülmez işbirliğin.

İçeri giren herkesle kendini yan yana bulduğun. O yüzden dünyanın en ıssız köşesinde bile dinlerken bir şarkıyı, içinde hiç yalnız hissetmediğin. Koca bir kalabalık. Senin gibi, seninle birlikte o şarkıdaki ‘yokluğu’ yaşıyan. Ya da özlemini duyan…

Tabii sadece yoklukla ilgili değil duvarda yazan. Sözler gelmişse derinden ve içten bir yerden. İşte sana duvar, müzikten. Zaten sahip olduklarımız için yazılmış sözlerden şarkılar, dört duvar ister mi bilmem. Gökyüzü varken…

Bunlar seyyar odalar. Kulaktan kulağa, bir uçtan bir uca, içindeki kalabalıkla uçan. Ortaya çıktığı anda herkesin olan. Müzikten duvarları, notalardan renkleri, sözleri üzerinde yazılı olan. İçine girdiğinde seni kavrayan, ötekine bağlayan, tümü bir yapan.

Açık Radyo’ya Açık Mektup

Sevgili Açık Radyo,

20 yıl oldu düşlediğiniz bu ormanı ve fidanlarını diktiğiniz birkaç elin birliğiyle. Demokrasiyi, sağduyuyu, açıklığı, ifade özgürlüğünü, dayanışmayı, insanın ve dünyanın değişmez değerlerine ses olmayı, hiç durmadan öğrenmeyi, bildiğini paylaşmayı kültür kılan bir ‘nefes ormanı’.

Bu ağaçların etrafında, güle oynaya büyüyen bir değil iki nesil çocuklarımız oldu. Bizler de bu güzel havayı bizimle birlikte soluyan nicelerinin olduğunu bilerek istediğimiz kadar çocuk ve açık kaldık sizinle birlikte.

İnanarak hayata geçirdiğiniz bir mecra, yaşadığımız bu puslu zamanda yeri doldurulmaz bir vaha oldu artık. Sen nerelisin derlerse, işte ‘oradaki ağaçlardanım’ diyeceğimiz yer Açık Radyo.

20 yıl önce başlayan girişiminiz, bunu sürdürmekteki azminiz, bu temiz havaya katkısı olan herkese içtenlikle teşekkür ediyoruz bu Açık Radyoya Dinleyici Destek Projesi günlerinde…

Ağaçlar hepimizin artık. Sahip çıkmaktan hiç vazgeçmemeli. Aynı azimle ve birlikte

Açık Radyo http://acikradyo.com.tr/    Dinleyici Destek Hattı: 0212-343 41 41

ACiK_RADYO_550_550_550_1851

Lobna’nın Şarkısı Yeniden…

Screen Shot 2015-03-08 at 22.08.34

Lütfen unutmayalım.

Şiddetin, şiddeti henüz doğurmadığı o insanlık dışı saatlerin öncesinde, orada, İstanbul’un kalbi Gezi Parkı’nda, ağaçların yanı başında kitaplarını okuyarak ağaçların köklenmelerine direnen insanlar vardı. Şehrin kalbinin yeşilini sökerek yapılacak bir inşaat girişimi karşısında, sağduyularıyla ve sahip oldukları fikirleriyle, sadece ağacın yanında durarak, bu girişimi ve tahakküm yoluyla kabul ettirilmeye çalışılan hiçbir şeyi benimsemeyeceklerini ifade eden insanlar vardı. Sadece buna odaklanalım. Zamanı orada durduralım.

Kamusal bir alan için birey olarak inandığı değere, demokratik ve barışçıl yollarla sahip çıkmaya niyet eden insanlardan daha değerli bir şey olabilir mi bir toplum için? İnanılan değer ne olursa olsun, bunu bir diğerine zarar vermeden ve ona hükmetmeden yaşayabilen, diğerinin değerine saygı gösterebilen, gerekirse onun inancına saygı için mücadele eden insan davranışından daha hayırlısı olur mu bir toplum için?  Birbirinden farklı düşünen insanları, birbirine saygı duymaya davet eden, toplumsal bir talep karşısında, anlamaya ve çözüm oluşturmaya gayret eden, şiddetin daha fazla şiddete neden olacağını bilen sorumlu bir yönetimden daha güven veren bir güç olabilir mi halk için?

Gücün, insanlık tarihinde hep olduğu gibi, kutuplaştırarak değil, birleştirerek, sevgi ve barışa neden olduğu zaman kalıcı saygıyla karşılık bulduğunu söylemeye, yazmaya gerek var mı?

Lobna ya da o günlerde yaralanan, hayatını kaybetmiş onca insan, şu anda hayatta olan bir başkası da olabilirdi. Tıpkı Ümit Ünal’ın filminde İstiklal caddesinde gördüğümüz kalabalıktan rastgele seçeceğimiz onlarcası gibi… Filmin ağırlaştırılmış temposu içinde ve o kalabalığın arasında dolaşırken her birinin genişleyen dünyası içine girmek, dokunmak mümkün. O filmdeki herkesin, nasıl yaşamak istediğiyle ilgili bir fikri var. Birbirinden farklı ve eşit derecede özel. Film bu zamanda geçiyor. Bu zamanın yavaşlaması geçmişe koridor açıyor ve gelecekle bağ kuruyor. Bu zaman oyunun içinden insan, her bir bireyin hayatta kalma hakkı, inanç ve fikir özgürlüğünden başka hiçbirşeyle çıkamıyor. Bundan daha değerli ne olabilir?

İç güvenlik yasası korkutuyor.  İç güvenlik yasasının yaratmak istediği önleyici koşullar, güven ve temel haklarla değil, güvensizlik ve sınırsız tahakküm iddiasıyla besleniyor. Barışçı yollarla fikrini ifade etme niyetinde olan bir insanın güvenliğine odaklanmıyor. İç güvenlik yasası, bir gaz bombası saldırısında, ağzını, burnunu kapatmak zorunda kalacak bir insanın güvenliğini düşünmüyor. İç güvenlik yasası, insanın içinde değil, dışında ne varsa onunla ilgileniyor. Elinde, cebinde bulacağı gündelik bir eşyadan paranoya yaratıyor, ya da paranoya tarafından yaratılıyor.

İnsanın içindeki tek şey onu ilgilendiriyor. Korku! Yasanın kendilerine vereceği sınırsız güç yetkisini taşımaya hazır olmayan, olamayacak onbinlerce polis, bu korku ile ittifak yapmaya hazırlanıyor. Peki, nereye kadar?

‘Lobna’nın Şarkısı’ ölçüsüz şiddet karşısında, ‘bir insanın’ yaşadığı kaybın, demokratik ve insan odaklı bir yol izlenseydi bütün bunların hiç yaşanmayabileceği gerçeğinin tanığıdır.

İnsanın bir fikir sahibi olmasının ve bunu demokratik ve barışçı yollarla ifade etip savunabilmesinin yanındadır. Kim olduğu hiç önemli değil.

Yaşanmış ve yaşanabilecek her türlü şiddete hayır. Sadece insanlarda değil, insanlığımızda ağır kayıplar yaratacak her tür şiddete!

Lobna’nın Şarkısı Kısa Filmi:

Türkçe: https://www.youtube.com/watch?v=7pKGxgZ74G8

İngilizce: https://www.youtube.com/watch?v=J1eERxJGTck

Çocuğun Dünyasına Müzikli Ziyaret

P2090016

Çocuk-müzik adasında geçirdiğim 20 yılın sesleri hala kulağımda, anıları belleğimde… Bu 20 yıla dönüp baktığımda kendimi bir adada tasavvur ettiğime göre, çocuklarla birlikte ve çocuklar için müzik yaparken onların dünyasına geçmiş, yer değiştirmiş olmalıyım diye düşünüyorum. Benim deneyimim öyle oldu en azından. Bu kısmen doğal bir istekle, kısmen de profesyonel eğitim süreçleri içinde benimsediğimiz yaklaşımdan ileri geldi elbette. Çocukla ilişkide yer değiştirmezseniz, yani onların dünyasına donanmış yetişkin algılarımızdan sıyrılmadan girerseniz “öğreticiden” farkınız kalmayacağını biliyordum. Oysa, öğrenmenin en iştahlısı kendinden başlatıldığı ve doğal akışında olduğu zamandaydı. Buna da ancak rehberlik edebilirdiniz. Bu keşif ve karşılıklı eğitim süreci içinde siz de bir yetişkin olarak eğlenirseniz ne ala!

Çocuk ve müzik söz konusu olduğu zaman, eğitimden çok, müzikle yaşamak ve onun sağladığı zenginliği paylaşmaktan bahsediyoruz aslında.

Çocuğun dünyasına, müzikle yapılan ziyaret olarak özetleyelim o zaman bu yazının içeriğini… Bu nasıl birşeydi? Müzikli yaşantımızdan, yaşantımızın bütününe olumlu olarak yansımış olanlar nelerdi ve bunlar başka çocular ve yetişkinler tarafından nasıl uygulanabilir?

Müziğin, beyin ve dolayısıla çocuğun bütünsel gelişimi üzerine etkileri üzerine sayısız araştırmalar devam eder ve beyin gizemini büyük ölçüde korumaya devam ederken, bu araştırmalardan elde edilen bulguları akademik bir dil içinde aktarmak tercihim olmayacak. Biz bu adada 20 yıl boyunca ne yaşadık? Müzikle nasıl oynadık? Bir eğitmen olmak zorunda olmaksızın, bir gönüllü neler yapabilir? Gelin bunlara bakalım birlikte…

Sesi Keşif     

Müziğin i-tunes’un play tuşuna basmadığımız, ya da yanı başımızdaki müzik aletinden ses çıkarmadığımız anlarda nerede ve nasıl olduğunu fark etmek, “dinlemek” oyunlarımızan biriydi. Müzik nerelerden çıkmadı ki? Kalbimizin atışından, rüzgarın sesinden, kuşların söylediğinden, yoldan, denizden, havadan geçenlerden evimizde çalışan makinelerden… Bu seslerin her biri dinlemeye, hatta istenirse, benzerini taklit etmeye, hatta kulak hafızamızda kalanlarla küçük ses kalıpları yaratmaya değerdi.

Sözcüklerden Tekerlemeler

Bu ses kalıplarına, kullandığımız sözcükleri belli bir ritim içinde eklediğimiz zaman ise küçük tekerlemeler oluşurdu. İşte bu bize özel tekerlemeler, bilinen tüm tekerlemelerden daha kıymetli olurdu. Seçtiğimiz sözcüklerden oluştuğu ve o anda yakaladığımız coşkuyu taşıdığı için, söylendiği her seferinde bizi güldüren, dinlemeyi, söylemeyi oyuna dönüştüren tekerlemeler!

Fotoğraftan Şarkıya

Bazen sadece bir dergi ya da öykü kitabının sayfalarındaki fotoğraflarda gördüklerimizi, bir müzik aletinin yardımıyla, o anda ürettiğimiz melodiler eşliğinde anlatırdık. Meydan okuma olduğunu mu düşünüyorsunuz? Sakın çekinmeyin. Bu herkesin yapabileceği birşey. Kendimizi, tuşlara, gördüğümüze ve oyuna bırakırdık. Melodiler, peşinden de kahkahalar hemen gelirdi.

Beyinde Şenlik

Eğer bir o anda beyinlerimizin elektromanyetik bir görüntüsü alınabilseydi, lunaparkvari bir renk cümbüşü ile karşılacağına eminim!

Sağ ve sol beyin içiçe geçmiş, piyano tuşları üzerinde gezinen 20 parmak, gördüğü fotoğrafa müzikli bir hikaye uydurmaya çalışırken binlerce yeni nöron bağlantısı kuran neşeli beyin hücreleri, o keyifle birlikte salgılanan çeşitli kimyasallar, bu ortam içinde oluşan ya da pekişen duygusal bağlar, geleceğe mal olacak anılar… Ne büyük zenginlik!

P1160140

Büyüdükçe

Bu anlattıklarım, daha çok bebeğin ilk sözcüklerini kullanmaya başladığı 1.5 yaş ve sonrası oyunlarıydı. 2.5-3 yaş sonrasında, grup oyunlarının vazgeçilmezi müzik, yaşantımızın parçası oldu. Çocuk şarkılarına eşlik eden beden hareketleri ve bunların hiç bıkılmayan tekrarları…. 4-5 yaşlarında, şarkıların sözüne daha fazla dikkat eder, bir melodiyi daha dikkatli dinler olduk, ya da elimizdeki enstrümandan dana bilinçli sesler çıkarmaya başladık. 6-7 yaşlarında ise, notalar ve onların sahip olduğu mantığı anlayabilir yaşa gelmiştik. O yaşa kadar müzik eşliğinde oynadığımız tüm oyunlar bizde, müzikle ilgili temel kavramların alt yapısını zaten oluşturmuştu.

Çocuk Şarkıları

Bu süreçte, yani müzikli oyunlar içinde, çocuklara birlikte bazı sözler, şarkılar yazdık. Bunlardan farklı zamanlarda iki albüm meydana geldi. “Kara” ve “Başka Dünya Yok” Bülent Ortaçgil’ın müzik direktörlüğü ve Gürol Ağırbaş’ın düzenlemeleriyle hayata geçti. Şarkılarımız kendi seyirlerinde, küçük dinleyicilerine ulaşmaya devam ediyorlar.

Hangi Tür Müzik?

Müzik seçiminde klasik müzik dinletilmeli, vb sınırlandırma, hatta sınıflandırmalara sıcak bakamıyorum. Klasik müziğin beyinsel gelişime katkıları bazı araştırmalarla gösterilmiş olsa da, başka tür müziklerin de benzer etkilere sahip olduğu bilinmektedir. Samimiyet, çoğu zaman olması gerektiği gibi burada da seçim kriterlerimizden biri olabilir. Dinlemeyi sevdiğimiz müzik türünü, severek çocuğumuzla paylaşabiliriz ancak.

Sevilen tür içinde tercihimiz pop müzikse, iki kez düşünmeyi tavsiye edebilirim. Popüler olanın, neredeyse sadece “kullan at” ilkesiyle meydana getirilmiş olduğunu görmek fazla zaman almaz. Bu büyük tuzağın masum kurbanı haline gelmeyi de aslında kimse istemez.

Fonda Müzik Var 

Evet, izlediğimiz filmlerin müziğini kaldırdığımız zaman film ne kadar çıplak kalıyorsa, yaşamlarımızda müzikten yoksunluk da o anlama gelir diye düşünürüm zaman zaman.

Bazen sadece bir fon, bazen de sınır tanımayan, kullanıldıkça sınırları kaldırabilen, üstelik dünya üzerindeki tüm canlıların duyabildiği ve ilişki kurabildiği bir dil.

Macar besteci, eğitmen ve düşünür Kodaly’nin yalın ve güzel sözleriyle yazımızı noktalayalım mı?… “Let music belong to everyone”/ “Bırakın müzik herkese ait olsun”

Müzikle bezenmiş nice güzel anı diliyorum size ve küçüklerinize, sevgilerimle.

( http://adimadimbebegim.blogspot.com.tr/2014/05/cocugun-dunyasina-muzikle-yapilan.html blogunda, 6 Mayıs 2014 tarihinde yayımlanmış yazımın bir bölümüdür.)

Berlin Üzerindeki Gözyüzü / Wings of Desire (1987) / Wim Wenders

wings-of-desire-wim-wenders-bruno-ganz-solveig-dommartin“Basitçe şunu söyleyebilmek: Şu anda olduğu gibi ‘mutluyum’.       Bir hikayem var ve olmaya da devam edecek. Kim olduğumu sorsalar söyleyemem. Kendimi tanımıyorum. Soyum sopum yok ve bundan memnunum. Buradayım, özgürüm, istediğimi hayal edebilirim, herşey mümkün. Başımı kaldırmam yeterli. Hemen dünya oluveriyorum. Şimdi burada, bu meydanda. Bu mutluluk hissini hiçbir zaman kaybetmeyeceğim.”

wings-of-desire-2“Dünya sanki kararıyor. Ama ben şarkımda, en başta olduğu gibi, beni ayakta tutan şarkımda, şimdinin karmaşasından ve gelecekten korunuyorum.”

“Bu gibi anlar on sene sonrası için sadece güzel anılar olarak kalacak. Zaman her yarayı iyileştirir. Ama ya zamanın kendisi bir hastalıksa? Sanki bazen hayata devam edebilmek için eğilmek gerekiyor.” 

19187316

Düşüncesiz Şiddet Yerine

Özgecan cinayeti ile birikmiş acı suları gürül gürül akmaya başladı.

Birikmişti çünkü, kadına yönelik şiddet son yıllarda, akıl almaz ölçülerde artarken, kanun, her zaman erkekten yana, onur, iffet, tahrik gibi nedenlerle hafifletililmiş cezalarla şiddeti haklı göstererek bir insan canını gölgede bırakmaya devam etti. İnsanın biricik yaşam hakkı, kendi hayatı için karar verme özgürlüğü erkek egemen kanun karşısında iyice kırılganlaştı.

Ölçülen ölçülemeyen, bilinen bilinemeyen sayısız türde şiddet, ölüme varsın varmasın haklılığını bir şekilde muhafaza etti.

Bu cinayet sonrasında, idam cezası olsun, olmasın diye tartışmak durulabilecek en faydasız noktadır. Bir can almak hiçbir zaman iyileştirici bir uygulama olamaz. Ölüm için bir neden yaratmak, kaçındırmak istediği davranış için örnek olmaktan ve yeni nedenler yaratmaktan öteye gidemez.

Önemli olan, adalet sistemi içinde, erkek egemen bir anlayıştan bağımsız, insanın yaşam hakkını gözeten bir yargının işleyebilmesidir. Şiddetin hiçbir nedenle mazur görülmeyecek şekilde, hafifletilemeden ceza karşılığnı alabilmesidir. Çabamız ve sesimiz, önce bunu mümkün kılacak bir yargı için olmalıdır. Gerçek caydırıcı unsur, şiddete meyilli kişinin, suçu karşısında hiç bir hafifletici nedenin bahanesi olmayacağını bilmesidir.

Diğer taraftan, son yıllarda, kadının erkeğin şiddetini haklı çıkaracak davranışları, iktidar sahipleri tarafından bir bir sıralanmakta. ‘Kadın herkes içinde kahkaya atmayacak’ vb nasihatlar dört yanımızı sardı. Ne yazık ki, bu önerilerin hiçbirinde erkeğin aklına, vicdanına ve sorumluluğuna dair en küçük bir nokta bulunmuyor.

Neredeyse, kadın bedeni olmasa, erkek onurlu, iffetli olmak için bir neden bulamayacak. Neredeyse erkeğin akıl ve ruh birliğinin, kendi iç muhasebesinin, içine karıştığı şiddet olaylarında hiçbir hükmü yok. Ne yazık! Acaba bu ortam, erkeğin şiddetini, en baştan haklı çıkaracak şekilde işliyor olabilir mi? Bu üzerinde düşünmeye değer bir soru değil mi?

Bu düzene, bu düzeni körükleyen anlayışa, söz sahiplerine ulaşmalı sesimiz. Sadece bu topraklar için değil, dünyanın pek çok yerinde, düşüncesiz şiddetin yerini düşünen tepkilere bırakması için… Düşünen, anlayan, değer veren, seven… Sadece barışçıl yollarla sorunlarımızı çözümlemeyebildiğimiz.

Sevgili kumru…

Sevgili kumru, gagası yamuk yoldaş kumru. Özellikle senden istiyorum bunu.  Tuhaf zamanlardan geçiyoruz. Düşünceler sözleşince, ya da tam tersi, körfeze bakan balkonlar bile dar geliyor ev sakinine. Buraya yazacaklarım senindir. Uçur onları. Serp gökyüzüne. İyi niyetle ve güzel günler özlemiyle yazılmışlardır. O günlere şahit olacağız hep birlikte… ve görürsen babama selam söyle.

Kumru
Babamın kumruları