“In Memoriam 24 Nisan”

April24VictimsTartışmalar, iddialar, inkarlar, damıtılmış laflar, tedirgin suskunluklar; şu acı tarihsel gerçeğin yanında soluksuz kalır.

24 Nisan 1915, İstanbul’da, içlerinde şair, yazar, doktor, müzisyen, eğitimci, sanatçı, gazeteci, siyasetçilerin bulunduğu 220(235) Ermeni aydını İstanbul Emniyeti tarafından bir gece operasyonu ile evlerinden alındı, üç vagonluk özel bir trenle Ayaş ve Çankırı’ya ölüme gönderildi. Bu sayı Anadolu’daki tutuklamalarla 3000’i bulacaktı. ‘Aydın kıyımı’ bir başlangıçtı. Ardından gelecekti soyun kırımı. 2 bin yıldır bu topraklarda topraklarda yaşayan ve I. Dünya Savaşı’ndan önce sayıları yaklaşık  1.500.000 olan halktan geriye 100.000’in altında Ermeni kalacaktı. *

“In Memoriam 24 Nisan”, 22 Nisan akşamı İstanbul Kongre Merkezi’nde aydınların anısına düzenlenmişti. Konser, çok değerli Ermeni ve Türk müzisyenleri bir araya getirdi.  Tilbe Saran’ın açılış konuşmasında belirttiği gibi; “Öldürülmeselerdi, memleketimizin farklı köşelerinde daha fazla yazar, şair, mimar, sanatçı yetişecekti. Bu topraklardaki hayat sadece Ermeniler için değil, Ermeni olmayanlar için de daha renkli, daha huzurlu, daha yaşanılır olacaktı. Ve geçmişle gerçekten  hesaplaşılsaydı, 6-7 Eylül olmayacaktı, Dersim’de, Kahramanmaraş’da, Sivas’da katliamlar yaşanmayacaktı.”

22 Nisan 2015 gecesi, olağanüstü güzellikteki müziğin, şiirlerin, izleyen 4000 kişiyi buluşturduğu yerde, kaybın büyüklüğü, devletin aklı, inkarın hışmı karşısında utanmamak mümkün değildi.

Tarih Vakfı Başkanı Bülent Bilmez der ki, “Bireylerin ve toplumların tarihi gerçekleri görmeleri için, en ikna edici belgelerden ve en sağlam tarih yazımından önce, kafa ve gönül açıklığı gereklidir. İyi tarihçiyi, iyi entellektüeli ve hatta iyi yurttaşı belirleyen özelliklerden biri de zihinsel ve duygusal körlüğün söz konusu olup olmadığıdır.”**

Yine o buluştuğumuz yerde, onca kalabalıkla yan yana, göz göze, insana iyi gelen birşey vardı. 4000 kişi. Az değil. Devasa Kongre Merkezi’nde salonunu dolduran müziğe, sözlere eşlik eden kafalar ve gönüller açıktı! O akşam, dışarıda evet yağmur ama havada insanlığın var olduğuna dair umut vardı.

*Ahmet Kuyaş,  “Tehcir Kararından İnsanlık Suçuna”,#tarih Dergisi, Nisan 2015

**Bülent Bilmez,  “Yüzüncü Yılda Soykırımla Yüzleşme ve Tarihçinin Görevi Meselesi”, Toplumsal Tarih, Nisan 2015

***

Akşamın kaydına Youtube’dan ulaşılabiliyor. maxresdefault https://www.youtube.com/watch?v=pp75AEvS6pk . Kalan Müzik’e, konserin gerçekleşmesindeki payları için teşekkürler.

Advertisements

Büyük Diktatör / The Great Dictator (1940) / Charlie Chaplin

maxresdefault

“Üzgünüm ama ben imparator olmak istemiyorum. Bu benim işim değil. Ne kimseyi idare etmek ne de ülkeleri fethetmek istiyorum. Elimden gelse, herkese, ister Yahudi, ister zenci, ister beyaz olsun tüm insanlara yardım etmek isterim. Hepimiz karşımızdakine yardım etmek isteriz. Bütün insanlar böyledir. Karşımızdakinin mutluluğunu görmek isteriz, üzüntüsünü değil. Birbirimizden nefret etmek ve birbirimizi hor görmek istemeyiz. Bu dünyada herkese yetecek yer var. Ve toprak hepimizin ihtiyacını karşılayacak kadar bereketlidir. Hayatın bize çizdiği yol özgürlük ve güzelliklerle dolu olabilir, ama biz bu yolu yitirdik. Hırs insanların ruhunu zehirledi, dünyayı bir nefret çemberine aldı, hepimizi kaz adımlarıyla sefaletin ve kanın içine sürükledi.The-Great-Dictator-1940-6Hızımızı arttırdık ama bunun tutsağı olduk. Bolluk getiren makineleşme bizi yoksul kıldı. Edindiğimiz bilgiler bizi alaycı yaptı; zekamızı ise katı ve acımasız. Çok düşünüyoruz ama az hissediyoruz. Makineleşmeden çok insanlığa gereksinimimiz var. Zekadan çok iyilik ve anlayışa gereksinimimiz var. Bu değerler olmasa hayat korkunç olur, her şeyimizi yitiririz.


large_great_dictator_blu-ray_1Uçaklar ve radyo bizleri birbirimize yaklaştırdı. Bunlar, doğaları gereği, insanın içindeki iyiliği ortaya çıkarmaya, evrensel kardeşliği oluşturmaya ve hepimizin birleşmesini sağlamaya çalışmaktadır. Şu anda bile sesim dünyadaki milyonlarca insana, milyonlarca acı çeken kadın, erkek ve çocuğa, suçsuz insanları hapse atan, işkence eden bir sistemin kurbanlarına ulaşıyor. Beni işitenlere şunu söylemek istiyorum: “Kendinizi ümitsizliğe kaptırmayın.” Üstümüze çöken bela, vahşi bir hırsın, insanlığın gelişmesinden korkanların duyduğu acının bir sonucudur. İnsanlardaki bu nefret duygusu geçecektir, diktatörler ölecek ve halktan zorla aldıkları iktidar yine halkın eline geçecektir. İnsanlar ölmeyi bildikleri sürece özgürlük asla yok olmayacaktır.

the-great-dictator-1940-wallpapers-9Askerler! Sizleri aldatan, sizleri köle gibi kullanan, ne yapmanız gerektiğini, nasıl düşünmeniz gerektiğini ve nasıl ölmemiz gerektiğini söyleyen bu zalimlere asla boyun eğmeyin. Sizleri bir hayvan terbiye eder gibi şartlandırıp topun ağzına sürenlere boyun eğmeyin. Kafaları ve kalpleri bir makine gibi olan bu adamlara boyun eğmeyin. Sizler birer makine değilsiniz. Sizler insansınız! Kalbiniz insanlık sevgisiyle dolup taşmaktadır! Nefret etmeyin! Yalnızca sevilmeyenler nefret eder… sevilmeyenler ve anormal olanlar!

 
Askerler! Kölelik uğruna savaşmayın! Özgürlük için savaşın! St Luke’un İncil’inin on yedinci bölümünde cennetin tek bir adamda ya da bir grup insanda değil tüm insanların içinde olduğu yazılıdır. Siz insanlar güçlüsünüz. Makineleri yapacak güce sahipsiniz. Mutluluğu yaratacak güç sizdedir! Bu hayatı özgür ve güzel kılacak güce sizler sahipsiniz. Bu hayatı olağanüstü bir maceraya çevirecek olan yine sizlersiniz. Öyleyse, demokrasi adına bu gücü kullanalım ve birleşelim. Yeni bir dünya için savaşalım. Herkese çalışma şansı verecek, gençlere gelecek, yaşlılara güvenlik sağlayacak bir dünya için savaşalım.

The-Great-Dictator-1940-WallpapersZalimler de böyle sözler vererek iktidara geldiler. Ama yalan söylediler! Sözlerini tutmuyorlar. Hiçbir zaman da tutmayacaklar! Diktatörler kendilerini kurtarır ama halkı köle gibi kullanır. Artık dünyanın özgürlüğü için savaşalım, hırstan, nefretten ve hoşgörüsüzlükten kendimizi arındıralım. Sağduyulu bir dünya için savaşalım, bilimin ve gelişmenin bizleri mutluluğa götüreceği bir dünya için savaşalım. Askerler, demokrasi adına birleşelim!

Screen Shot 2015-04-18 at 12.13.38Hannah beni duyuyor musun? Nerede olursan ol, başını kaldırıp bak! Bak, Hannah. Bulutlar dağılıyor! Güneş çıkıyor! Karanlıktan aydınlığa çıkıyoruz! Yeni bir dünyanın eşiğindeyiz. İnsanların nefretten ve gaddarlıktan arındığı yepyeni bir dünyaya yaklaşıyoruz. Başını kaldırıp bak. Hannah! İnsan ruhu kanatlandı ve uçmaya başladı artık. Gökkuşağına doğru uçuyor, umut ışığına doğru uçuyor. Başını kaldırıp bir bak Hannah! Bir bak!”

***

Filmi izlemek için: http://unutulmazfilmler.com/the-great-dictator-buyuk-diktator.html

Merhaba Merhamet II

penguin-looks-to-window-light-wide-hd-wallpaper

Bilgi Üniversitesi’nde, “The School of Life” derslerinden birindeydik.* Konumuz ‘merhamet’ti ve 12 Nisan tarihli yazıyı devamını getirmek üzere bırakıp, Bülent Somay’ın şu sözlerinde kalmıştık: “Adalet, intikamla merhamet arasında salınan bir sarkaçtır. İnsanda içgörü ne kadar gelişmişse adalet, merhamet tarafına o kadar yakındır.” (Merhamet: özellikle içinde hiyerarşi barındıran “acımak”tan ayrı tutarak, Latince “compassio” ya da Yunanca “empathia” sözcüklerinin ifade ettiği ‘şiddetli bir duyguyu ya da acıyı eş-hissetme’ idi)

Burada, düşünmeye başladık birlikte ve herkes kendi içinde.

Bir içgörü sorusu olarak, ‘başörtüsü yasağı’ ile ilgili 2000’lerin ortalarına geri gidip, bugüne gelme egzersizinde, nereden nereye geldiğimize baktık. Kişisel deneyimimde, bundan on yıl önce, çalıştığım eğitim kurumunun bahçesinden içeri başı bağlı ebeveyn alınmazdı, üniversitelerde başları bağlı kız öğrenciler derslerine giremezdi. En azından ben, sanki üzerimize serili puslu bir perdenin gözeneklerinden bakar, bir o tarafa bir bu tarafa sallanan sarkacımın nerede durması gerektiğinden emin olamazdım. Bunu hatırlıyorum. Bu perdeyi sıyırmak , ‘evet, ama…’ ile başlayan cümlelerden arınmak kolay olmadı. Bu içgörü turu, diğer bir adıyla hesaplaşma, konunun çevresinde sorularla birlikte 360 derecelik bir daire çizmek gibi ve yeni bir eşikten geçmek gibiydi. Bugün, güneşli bir gün gibi açık olan şey ise, kişinin özgür fikrinin ne olduğununun ve nasıl dışa vurduğunun, bir başka özgür fikir sahibi kişiyi ilgilendiren tek yönünün, onun (ve dolayısıyla kendinin) varlığını sürdürebilme hakkının ‘yanında olması’ gerektiği. Bunun adil olduğu.

Eğer bu olamıyorsa, derinlerimize sinmiş bir korkudan bahsedebiliriz. Kazanılmış özgürlükleri, yaşam biçimini, konfor alanlarını, ya da bizi biz yapan bize göre ne ise, yitirmeye dair bir korkudan…

Sonra bu korkuya bağlı olarak, “ötekinden” kaçınma davranışları gelir- ki bu davranışlar kaçınmadan başlayıp, dışlamaya, tiksinmeye, oradan da yok etmeye kadar gider…

Formül basit aslında, korku içten gelmez, öğrenilir. Gerçek de basit aslında, toplum olarak çok uzun zamandır korkmuşuz, korkmayı öğrenmişiz. Kendi içimizdeki farklılıklardan, farklılığın bir tehdit olmasından endişe etmişiz. Devlet politikaları ve iktidar gücünü bu söylemden almış, eğitim sistemleri  kendini bunu oluşturmaya adamış.

Peki, bu süreçte kimler nasıl konfor ve güvenlik alanlarımızın ötesine sürülmüş? Endişelerimizin ve beraberindeki kaçınmaların, toplum olarak bir süredir yaşadığımız herşeyin ve tüm başka kayıpların üzerindeki oluşturucu etkisi ne olmuş?

Bu soruların yanıtlarını burada konuşmak değil amacım, ancak bir kez pus perdesi kalktı mı ve içgörü pratiği başladı mı insanın başına gelenler. Sorular şeklinde tezahür eden ‘başa gelenler’… Ve bu sorularla bir içgörü pratiğinin işlemeye başlaması demek, bir başkasını devreye geçmesi ve herşeyi, sana yıllardan beri öğretilmiş tüm doktrinleri bir kez daha, üzerlerindeki maskelerden arınmış olarak karşına çıkarması demek. Maskeler arınıp, puslu perde de yere düşünce, geriye sadece “insan” kalması. Güzelim Gezi’de, kısacık da olsa, birbirinden farklı onca insanın birbiri için aynı “insanlık” endişesini duyması, ya da birbiri için aynı “insani” koşullarının yerine gelmesini istemesi gibi.

Artık kendimizi bir Ermeni meselesinin, soykırım mı, değil mi kısır tartışmasının dışına fırlatıp, bilmeyişlerimiz, bilmek istemeyişlerimizden kurtarıp, yaşananları detaylarıyla öğrenmeye gayret edip, öğrendiklerimizi gözümüzün önünde resmederek, yaşanan tüm acılara içten gelen bir ‘anlayışla’ karşılık vermenin zamanıdır. Bu ay tarih dergileri bu konuya özellikle yer veriyorlar ve yayımlanmış çok iyi kitaplar var. **

Ya da çok kritik bir seçim öncesinde, HDP’nin neyi temsil ettiğinden öte, Kürt gerçeğinin kendisini, bildiğimiz 30 çatışma yılı kadar geriye değil, gidebildiğimiz kadar geriye giderek bir kez daha okumanın, cumhuriyet tarihi boyunca, insanların temel ihtiyaçları – devlet uygulamaları- sonuçları zincirine bir kez daha bakarak, ezberlere kazınan haliyle değil, kendi gözlerimizle yeniden görmemizin zamanıdır.

Devlet politikalarının kafası karışık ancak sivil toplum olarak artan bir içgörü sürecindeyiz. Sancılı bir dönüşüm geçiriyoruz. Diğer taraftan en sancılı dönüşüm, aldanmaktan iyidir. Tabuları yıkıyoruz, diplere vuruyoruz, doğruları arıyoruz, kendimizi doğuruyoruz. Toplum olarak istem dışı paralize edilmez, bitkisel hayata girmez de ayağa kalkabilirsek, şu olağanüstü hal, pardon olağanüstü hastane koşullarından yırtıp da kendimizi dışarı atabilirsek, güzel bir Haziran sabahı… yani becerebilirsek bu bizim eserimiz olacak.

Hatta bir umut, adalet sarkacı intikam değil, merhametten yana doğru yer değiştirmiş olarak.

***

*Bilgi Üniversitesi Santral kampüste açılan “The School of Life”ta, Bülent Somay tarafından yapılan atölye çalışması

http://www.theschooloflife.com/istanbul/shop/bulent-somay-ile-merhamet.html

**Ermeni sorunu ile ilgili okuma önerileri:

  • “Ermeni Soykırımı”/ Raymond Kevorkian / İletişim Yayınları
  • “Türk Ulusal Kimliği ve Ermeni Sorunu” / Taner Akçam / İletişim Yayınları
  • Tarih dergileri Nisan sayılarında bu dosyaya geniş çaplı yer vermiş. Özellikle “Toplum ve Bilim”, “#Tarih”, “Birikim”
  • “Tarih ve Tevazu” / Ayşe Kadıoğlu / http://t24.com.tr/yazarlar/ayse-kadioglu-2/tarih-ve-tevazu,11702

Birkaç başka kitap…

  • “Zulüm, Özür, Uzlaşı” (Kürtler, Dindarlar, Gayrimüslimler, Aleviler…) / Ümit Kardaş, Umut yayınları
  • “Geçmişiniz İtinayla Temizlenir” / Cemil Koçak/ İletişim Yayınları
  • “Hakikat ve İnsan Hakları” / Derleyenler: Özkan Agtaş, Bişeng Özdinç / Dipnot Yayınları

Merhaba Merhamet

11094152_770308409731654_2500219450248660393_o         10582873_770308869731608_2200085350086130368_o

Geçen hafta, Bülent Somay’ın Merhamet üzerine yaptığı konuşmanın* katılımcılarındandım. İyi ki de! Konuşmanın sorusu: Daha yaşanılası bir toplum için “Merhamet” kavramını hayata yeniden nasıl dahil edebiliriz?di.

Merhamet, nedir diye yoldan geçen 10 kişiye sorsak, herhalde birbirinden oldukça çok farklı açıklamalar duyarız. Kimi empatiye, kimi acımaya, kimi affetmeye, kimi vicdanlı olmaya yakın tutacaktır merhameti.

Bülent Somay merhameti, özellikle içinde hiyerarşi barındıran “acımak”tan ayrı tutarak, Latince “compassio” ya da Yunanca “empatheia” sözcüklerinin ifade ettiği ‘şiddetli bir duyguyu ya da acıyı eş-hissetmeye’ yakın bir yerde konumlandırarak konuşmasına başladı.

Beyin üzerine yapılan son 10-15 yılın heyecan verici keşiflerinden “ayna nöronlarını” konuştuk. Sadece biz insanlara ve birkaç hayvan türünün sahip olduğu “ayna nöronları”** ile karşımızdakini sadece taklit etmiyor, onda izlediğimiz davranış ve duygu durumunun bir çeşit simülasyonunu kendi içimizde yaparak hissetiği duyguyu ya da düşünceyi anlayabiliyorduk.

Demek ki biz insanların aslında böylesine anlaşılmaz bir dünyada, yanıbaşımızdakini “anlamak” yoluyla olan bitene bir çare bulmak için yeterli donanımımız vardı! Güzel. Peki sorun nerede! Sorun şu ki, her gördüğümüz şey bizde, anlayış ve kabullenişe neden olmuyordu. Gördüğümüz bazı şeyler, merhametin tam karşı kıyısında intikam tohumlarını yeşertmeye neden olabiliyordu. Işte burada ‘içgörü’ye geldik ve Bülent Somay’ın çok yaşayacak sözü “Adalet, intikamla merhamet arasında salınan bir sarkaçtır. İnsanda iç görü ne kadar gelişmişse adalet, merhamet tarafına o kadar yakındır.” neonlarla yandı üstümüzde bir yerde:)

Adalet, intikam, merhamet derken, ister istemez, insanlık hali ya, toplum olarak yakın tarihte yaşadıklarımızı ve tahminen yaşayacaklarımızın içine girip çıkmaya başladık orada ve kendi içimizde. Böylece 3 keyifli saat geçti. O akşam kimbilir, herkesin kendi içinde nerelere aktı “merhamet suları”…

Evrenle de aramızda ‘ayna nöronları’ işliyor olsa gerek ki, hemen ardındaki iki gün içinde iki farklı kez çıktı karşıma merhamet.

Birincisi bir Avusturya-Alman yapımı olan “Die Wand” / “Duvar” *** filminde, doğanın içinde birkaç hayvanı ile tek başına kalarak yaşam mücadelesi veren kadın, hayvanlardan farklı olarak, yaşamak için bir başka hayvanı öldürmeme kararını alabilecek merhamet gücüne sahip tek varlık olarak kendini (insanoğlunu) görüyordu.

İkincisi ise elimdeki kitap içinde, Antik Romalı düşünür Seneca’nın “Hoşgörü Üzerine” ****metni tam da merhameti ve sarkacın adil konumunu esas alarak, mutlak iktidar sahibi bir kişinin sahip olması gereken erdemlerden bundan 2000 yıl önce, inanılmaz güzellikte bahsediyordu.

Bu bir sonraki yazının girişi olsun. Çünkü bir sonrakinde, bu keyifli “The School of Life” dersinde akmaya başlayan suyun izini takip edip başka bir yere geleceğim.

____________________________

*Bilgi Üniversitesi Santral kampüste açılan “The School of Life”ta, Bülent Somay tarafından yapılan atölye çalışması

http://www.theschooloflife.com/istanbul/shop/bulent-somay-ile-merhamet.html

**Dan Siegel empati ve ayna nöronlarını anlatıyor bu youtube görselinde, On the basis of empathy:  https://www.youtube.com/watch?v=CnvSRvmRlgA

***“Die Wand” / Duvar / The Wall (2012), Yönetmen: Julian Pölsler

****Seneca, “Hoşgörü Üzerine, Ruh Dinginliği Üzerine”, Doğubatı Yayınları, 2014

Zamanın Tozu / The Dust of Time (2008) / Theo Angelopoulos

10922593_10152701014079032_6294824156511078682_n  “Hiçbirşey sona ermedi. Ermez de… Geçmişe doğru süzülüp giden bir hikayenin başladığı yere döndüm. Zamanın tozunda berraklığını yitiren ve sonra da ansızın öyle bir anda tıpkı bir rüya gibi gelen bir hikaye. Hiç birşey sona ermez.”

jNppyNf3aByij8j75S8T8BD0UCM“Şiirlerini hapishanenin duvarından savuran Anna’yı hatırlasana… Ertesi gün birini karların üzerinde bulmuştum:

Yürüdükçe biz kalabalığın ve gürültünün ortasında bulmuştum: Meleğin sessizliğiydi başımızı derde sokan   İndirdi kanatlarını                                                             Dokunmak için toprağa ve çamura.                                        “Tek ütopyam üçüncü kanattır”                                               diye haykırdı sonra”

10922593_10152701014084032_7897584440963473224_n“Herşeyin üzerine çöken zamanın tozuna! Büyük, küçük herşeyin.”

Gece Yarısından Önce / Before Midnight (2013) / Richard Linklater

1924345_10152623563059032_8928694254512508472_n

“Karımla aramızda buluştuğumuz çokça odamız vardı. Hiçbir zaman bir olmadık. Hep iki kişiydik. Böyle tercih ettik. Çünkü günün sonunda, bir başkasına duyduğun sevgi değil, yaşama duyduğun sevgidir önemli olan”

10847858_10152623577524032_7349544435982222885_n“We appear and disappear. And we are so important to some. But we are just passing through.”

before-midnight

Çığlıklar ve Fısıltılar / Cries and Whispers (1973) / Ingmar Bergman

10422284_10152623502309032_3986092009074595360_n

“Dünyada en çok sevdiğim insanlar yanıbaşımdaydı. Çevremde konuşmalarını duyabiliyordum. Dokunabileceğim mesafede vücutlarını ve ellerinin sıcaklığını hissedebiliyordum. O an zamanı durdurmak istedim ve şöyle düşündüm: ‘Bundan başka ne isteyebilirim ki?’ Şimdi birkaç dakika da olsa, bu mükemmelliği deneyimleyebilirim. Bana bu kadar çok şey veren yaşantıma içtenlikle teşekkür ediyorum.”

Fanny and Alexander (1982) / Ingmar Bergman

10402030_10152594931824032_7458684608083503148_n“Mutluyken mutluluğumuzu yaşayalım. Nazik, cömert ve gerçekten çok iyi olalım. Küçük dünyamızda zevk almak utanılacak birşey değil, bir gerçekliktir, bunu sakın unutmayın. Güzel yemek, sıcak gülüşler, çiçek açan meyve ağaçları, valsler…”

10406377_10152597844064032_5956260433682614222_n“Aynı kişi miyiz? Sınırlarımız yok mu? Belki birbirimizin içinden geçiyoruz. Birbirimizin içinden sınırsız görkemli bir şekilde akıyoruz…”

10478548_10152597847684032_1039254255652910882_n

“Çok küçük bir an için dışarıdaki acımasız dünyayı unutuyoruz. Küçük tiyatromuz, küçük bir düzen, rutin, şevkat ve sevgi odası. Neden bu akşam çok komik derecede ciddi hissettiğimi kesinlikle bilmiyorum.”

fanny-and-alexander-fanny-och-alexander.16505

Leopar / The Leopard (1963) / Luchino Visconti

Piero-the-leopard 2“Bizde her gösteri, en şiddetlisi bile mahvolma istediğidir. Şehvet düşkünlüğümüz, bir unutma isteğidir.” “Sicilyalılar hiçbir zaman düzelmek istemezler. Çünkü mükemmel olduklarını düşünürler. Kibirleri, acılardan daha büyüktür.”

the_leopard 2“Bu böyle devam etmemeli ama hep böyle devam edecek. İnsan “daima”sı tabii. Birkaç yüzyıl sonra belki herşey farklı, ama daha da kötü olacak.”

“Bizler leoparlar, aslanlarız. Yerimizi alacak çakallar, sırtlanlar olacak. Ne olursak olalım, leopar, aslan, çakal ya da kuzu, kendimizi toprağın özü saymaya devam edeceğiz.”

The-Leopard (1)“Aynı kalabilmek için, birşeylerin değişmesi gerekir.”

“Çıplak ruhlara alışıksınız peder. Çıplak bedenlerin daha masum olduğunu biliyor olmalısınız!”

610x12 2

“Sık sık ölümü düşünüyorum ve bu beni korkutmuyor. Sizler bunu anlamak için çok gençsiniz. Sizin için ölüm yoktur. Sizin için ölüm başkalarını ilgilendiren bir şeydir.”

“Yıldızım, benim sadık yıldızım. Senin sonsuz ve şaşmaz aleminde ne zaman her şeyden uzak ve daha az fani bir kavuşmamız olacak?”

theleopard (1) 2