Bir Çıkış Yolu: Şarkılar

Bu bir peri masalı diyeceğim, masal değil. İnanılmaz diyeceğim, son derece gerçek. Dünyanın bir coğrafyasında, olağanüstü baskı koşullarında, ırkçılığa karşı verilen mücadelenin efsanevi ilham kaynağı, bir başka coğrafyasında, hatta kendi vatanında neredeyse hiç kimse. Sixto Rodriguez. Amerikalı şarkı/söz yazarı. Searching for Sugar Man (2012) (“Şeker Adamın İzinde”) İsveçli yönetmen Malik Bendjelloul’un bu masalsı hayat hikayesini belgeleyen filmi!

Filmin gerçeği bir yana, kendi yaşadıklarımızla çağrışımlar, oyuncuların değiştiği ama oyunun aynı kaldığı tarihten parçalar… ve yine hep gördüğümüz ve göreceğimiz gibi, müziğin bu değişmez senaryodaki değişmez yeri: özgürleştirici, harekete geçiren ve ebedi.

Çok iyi geldi! Müzikten neden vazgeçmemeli, neden inat etmeli, hem yazan hem dinleyen olarak, ona değerini nasıl daha fazla vermeli… sorulabilecek sorular bunlar. Sadece müzik değil tabii, mevcut düzeni sorgulayabilen her mecrada, edebiyatta, sanatta, kirli ellerin ulaşamadığı, bastırsa da kendine yeni çıkışlar bulabileceği özgür alanlar bunlar. Ancak orada bir yerlerde, “Bir çıkış yolu var!”

sugarman-1

Filmden alıntılar

“Albüm fevkalade popular olmuştu. Biz Güney Afrikalıların çoğuna göre o hayatımızın film müziğiydi. 70’lerin ortasında bir pikabı ve pop albümleri olan beyaz, liberal ve orta sınıf ailenin evine girer ve plakları çevirirseniz mutlak suretle Beatles’ın ‘Abbey Road’ albümünü görürdünüz. Simon ve Garfunkel’ın ‘Bridge Over Troubled Water’ albümünü de 81hal6t9z9l-_sl1471_görürdünüz. Ve Rodriguez’in ‘Cold Fact’ albümünü de görürdünüz. Bize göre, tüm zamanların en ünlü albümlerinden biriydi. İçerdiği mesaj şuydu: “Mevcut düzene karşı ol”. Bir şarkının adı, “Anti-Establisment Blues” (“Anti-Düzen Blues”) idi. Biz düzene karşı olmanın ne demek olduğunu bile bilmiyorduk, ta ki Rodriguez’in şarkılarını pikaba koyup dinleyene kadar. Ve gördük ki, toplumuna karşı çıkman normaldi, toplumuna kızgın olman da normaldi. Çünkü biz ırkçılığın son bulması çabasına karşı her türlü önlemin alındığı bir toplumda yaşıyorduk. Bu albüm bir şekilde bu yarayı içinde barındırıyordu. Şarkının sözleri biz bastırılmış insanları özgür bırakıyordu. Her devrim bir şarkıya ihtiyaç duyar. Ve Güney Afrika’da Cold Fact insanlara akıllarını özgür bırakma ve farklı düşünmeye başlamaları iznini veren albümdü.”

 South African Essay“Geri dönüp baktığınızda ırkçılığın tam ortasındaydık, ırkçılığın doruğundaydık. Güney Afrika dünyadaki birçok ülkenin yaptırımları altındaydı. Güney Afrikalı müzisyenler deniz aşırı ülkelerde konser veremiyordu. Yabancı oyuncuların Güney Afrika’yı ziyaret etmesi yasaktı. Güney Afrika ve dünyanın geri kalanı arasında tam bir kapalı kapılar durumu vardı. Dünyadaki ülkeler Apartheid* hükümeti hakkında korkunç şeyler söylüyorlardı ancak
800x800_pic6504bundan bizim haberimiz yoktu çünkü haberler devletin kontrolündeydi. Nüfusun çoğu tecrid edildi. Şehirlerde alım satım yapılması yasaklandı. Nazi Almanyasında olanların aynısı yaşanıyordu. Nazi Almanyasının yan ürünü gibiydik. Ancak bir gazete bunu yayınladığında hakkında direkt dava açılıyordu. İşte bu yüzden, Güney Afrika dünyada parya damgası yedi. Kültürel boykotlar vardı, sportif boykotlar vardı. Soyutlanmış bir toplumdu, herşeyden mahrumduk. Irkçılığın yanlış olduğunu hepimiz biliyorduk. Ancak Güney Afrika’da yaşadığımızdan beyaz biri olarak
apartheid yapabileceğimiz çok fazla bir şey yoktu. Çünkü hükümet çok otoriterdi. Daha geniş bir çerçevede askeri bir devlete dönmüştük. Irkçılık aleyhi konuşma yaparsan, üç yıllığına hapishaneye atıyorlardı. Mücadelenin içinde oldukça fazla sayıda beyaz olsa da, çoğunluğu oluşturmuyorlardı. Takip ediliyordunuz. Ajanlar vardı. Korkunç bir ortam vardı ve korkuyordunuz. Ancak Güney Afrikalıların arasından bir grup müzisyen, söz yazarı ortaya çıktı. Ve onlar için Rodriguez’i dinlemek,  tıpkı bir sesinscreen-shot-2016-11-01-at-21-10-08onlara “Çocuklar, bir çıkış yolu var.” demesi gibiydi. Bir çıkış yolu var. “Müzik yazabilirsiniz. Söz yazabilirsiniz. Görsel kullanabilirsiniz. Şarkı söyleyebilirsiniz. Ve ırkçılığa ilk muhalefet Afrikalıların içinden geldi. Bunlar genç Afrikalı çocuklardı. Ve Rodriguez’den ilham aldıklarını söylüyorlardı. Afrika müzik devriminin ikonu olarak lanse edilen bu çocukların hepsi size ‘Rodriguez bizim adamımız.’ derlerdi. Ve Irkçılığa karşı söylenen Afrikalı sanatçılara ‘Voelvry’ adını verdik.”

d0098755_52789d4673f59

“Her şeyi olduğu gibi kabul eder ve hayatına devam ederdi. Pes etmek ona göre değildi. Çok okurdu. Politikayla, toplumsal konularla ilgilendi. Protestolara ve gösterilere katıldı. İnandığı şeyler uğruna mücadele ederdi. Ve bizleri de yanında götürürdü. Sesini duyuramayan ve konuşmak için fırsat bulamayan işçi sınıfının, ezilen fakir toplumun yanında görürdü kendini. Bu konularda çok mücadele verdi.”

searching-for-sugar-man-concert“Konserde, bütün insanlar ona bakarken şaşırıp kalır sanmıştım. Oysa tam tersi oldu. Gördüğüm sonsuz huzurdu. Yüzünde sonsuz sükunet vardı. Bütünüyle. Sanki o şeye, o yere gelmiş ve tüm hayatını bulmaya çalışıyordu. Yuva, kabuldür. Dünyanın diğer tarafında bir yerlerde yaşayan bir adam var… ve neredeyse yuvasını bulmuş gibiydi.”

screen-shot-2016-11-09-at-10-52-14“Hepimiz için hayat çok fazla değişti. Bir kişi hariç, o da Rodriguez. Yaşadığı hayat ve yaptıklarıyla bize çok net bir şekilde gösterdi ki, seçim yapabilirsin. Çok ızdırap çekti, can çekişti, karmaşa ve acıyla uğraştı ve bunları alıp çok güzel bir şeye dönüştürdü. İpek kurdu gibi. Hammaddeyi aldı ve orada daha önce olmayan bir şeye dönüştürdü. Güzel bir şey. Belki aşkın bir şey. Belki ebedi bir şey. Yaptığıyla sanırım insan ruhunun, neyin mümkün olabildiğinin bir temsilcisi o. Her zaman bir seçim hakkın var. Sanki şöyle der gibi… “Benim seçimim buydu, size bir Sugar Man vermek. Peki sen seçimini yaptın mı? Sor kendine.”

screen-shot-2016-11-09-at-11-15-30


*Apartheid (Afrika dilinde “ayrılık” anlamına gelmektedir), Güney Afrika Cumhuriyeti’nde 1948 – 1994 yılları arasında, Ulusal Parti hükümeti tarafından uygulanan ırkçı ayrımcılık sistemidir.

 

Sevgiden vazgeçmeyin!

Film kritiği değil ama iştahlı bir izleyici olarak bu seneki Filmekimi turumu tamamlamak üzereyim. Şimdiye dek izlediğim filmler birbiri ardına ve altan alta öyle hoş bağlantılar kurdular ki, bağlara dolanmadan geçemeyeceğim.

i-daniel-blake-3Ben, Daniel Blake!” Ken Loach’un sosyal adaletsizlik, direniş ve dayanışma üzerine etkileyici filmi. Filmde kahramanların yalnızlığa itildiği yerde sevgisizlik ve karamsar bir mücadele, dayanışmanın olduğu yerlerde cesaretli bir sevgi, küçük bir çocuğun konuşmaya, kendini açmaya, yalnız bir kadının güvenmeye başladığı anlarda içtenliğini hissettiği ilgi ve şefkat var.

Yine bir başka film, Pedro Almodovar’ın “Julieta”sı. Hayatında iki kez farklı zamanlarda ancak bir anda çok sevdiği iki kişinin yok olup gitmesi ardından film boyunca onu ele geçirecek obsesif boşluk içine hücum eden onca yıkıcı farklı duyguyu yaşayan Julieta’nın filmi.

the_commune_photo_by_christian_geisnaes

Danimarkalı yönetmen Thomas Vinterberg’in “Komün”ü, 1970’lerde bir evin içinde komün olarak yaşamaya niyet eden ve ilişkiler içindeki beklenmedik gelişmelerin aklı, duygusal ihtiyaçlarla karşı karşıya getiren filmi. Akıl sınırsız olasılıkların merakında giderken, sevgiyi bir nedenden dolayı artık göremediğinde ya da hissedemediğinde ve de sevgi için umudu kalmadığında kalbin acıdığı, hatta ‘durduğu’ bir film.

frantzHemen ardından aynı gün içinde izlediğim “Frantz” ise, aşkın ölüm acısının yerini alabilme gücü, karşılık bulmadığında ise ölüme teslim olabilmesinin güçlü bir hikayesi. Francois Ozon’un siyah beyaz filmi, umudun bittiği anda yine belli belirsiz bir ölüm fikrinin izleyeni kuşatması.

Son iki filmi de arkadaşım Bilge Selçuk ile görmüş, arasında, bitiminde sohbetlerle filmleri devam ettirmiştik. Benzer görüşlerde dolaşırken, Bilge bana “Balıklar Kadar Sevebilir miyiz?”* Birgün Pazar yazısını okuyup okumadığımı sordu. Bilge’nin pazar yazılarını kaçırmamaya gayret ederken, 17 Temmuz tarihli yazıyı okumamışım gerçekten. Bilge bu keyifli yazısında, insan olarak sevgiyle, şefkatle ve dokunmayla iyileştiğimizi, yüceldiğimizi, yoksunluğunda küçüldüğümüzü, parçalandığımızı yazıyordu. Balıkların bile kanatlarıyla birbirine dokunmasının yarattığı yaşamsal güce yer veriyor, bugün yaşadığımız pek çok problemin kökenine yönelik birbirimizden ne kadar uzaklaştığımıza vurgu yapıyordu. Okudum ve evet dedim. Evet, gerçekten bu yazı dünkü filmlerle çok alakalıydı.

paterson_producers_interview_no_film_school_3

Yazıyı okuduktan hemen sonra izlediğim Jim Jarmush’un filmi “Paterson” ise, bir şaire beden olmuştu. Bir bar sahnesinde, aşkına karşılık bulamayan bir karakter ‘aşk olmazsa yaşamanın anlamı ne?’ diye sorarken Paterson aşıktı, mutluydu, şairdi, yazıyordu. Şiir yazmak üzerine, şiiri yazan üzerine yapılmış hoş bir filmdi. Ve son saniyeler, Paterson’un babasından dinlediği bir şarkıdan aklında kalan bir dizeyle bitiyordu. “Balık olmak ister misin?

Bilge’yle çok sevdiğimiz Kadıköy’e vapurla gitmiştik. Vapur seyirde, biz içimize boğazın nefesini çekerken, metrelerce altımızda balıklar kanatlarını birbirine dokundurarak yüzüyorlardı. Yine o dakikalarda Melli O’Brien’dan posta kutuma kısa bir mesaj düştü. “Her zaman seçeneğiniz vardır, sevgiyi seçin.

Dünyada bunca acı ve yıkım varken, ruhumuzu ele geçirmeye kasıtlı çaresizlik ve umutsuzluğun bir dev gibi karşımızda dikilmesine rağmen, yaşadıklarımız, yazdıklarımız ve izlediklerimiz birbirini bu denli şiirsel bir biçimde işaret ediyor ve şöyle diyordu: tutunabileceğiniz bu an ve hayatlarınızda yaşadığınız, yaşatabildiğiniz sevgileriniz var. Seçimlerinizi sevgiden yana yapmaktan vazgeçmeyin!

***

*”Balıklar Kadar Sevebilir miyiz?” Bilge Selçuk

http://www.birgun.net/haber-detay/baliklar-kadar-sevebilir-miyiz-120279.html

Esaretin Bedeli / The Shawshank Redemption (1994) / Frank Darabont

shawshank-music

“O iki İtalyan kadının ne söylediğiyle ilgili bugüne kadar hiçbir fikrim olmadı. Gerçek şu ki bilmek de istemiyorum. Çünkü bazı şeyler, hiç konuşulmadan kalmalıdır. O kadar güzel bir şey hakkındadır ki kelimelerin ifade etmesi olanaksızdır, hatta bu senin kalbini acıtır.

Diyorum ki, o gün o iki ses, bu gri yerde , herhangi birimizin hayal edebileceğinden çok daha yükseğe ve uzağa uçtu. Sanki küçük bir kuş kafesimizin içine girmiş ve bizi saran bütün duvarların dökülmesini sağlamıştı. Ve Shawshank Hapishane’sinde bulunan her tutuklu kendini bir an için özgür hissettmişti.”

maxresdefault

  • Müziğin güzelliği budur. Bunu sizden alamazlar. Hiç müzik için böyle şeyler hissetmemiş miydiniz?
    – Ben genç bir adamken mızıka çalardım. Sanırım ilgimi kaybettim. İçerideyken fazla bir anlamı yok.
  • En fazla anlamı olduğu yer burasıdır. Unutmamak için ihtiyacın var.
  • Unutmak mı?
    -Dünyada taştan ibaret olmayan başka yerlerin de olduğunu. Birşeyler var… İçinde… Alamayacakları ve dokunamayacakları birşeyler. O sana aittir.
  • Sen neden bahsediyorsun?
  • Umut…

wkj1e

“Unutma Red, umut iyi bir şeydir. Belki de en iyi şeydir. Ve iyi olan bir şey asla ölmez. Bu mektubun sana ulaşmasını umuyorum. Ve umarım seni iyi bulur. Dostun, Andy.”

vlcsnap-2014-03-14-03h37m51s94 “Sanırım herşey gerçekten tek bir seçime indirgenebilir. Ya yaşamakla meşgul olacaksın, ya da ölmekle.

the_shawshank_redemption_beach“Korku insanı tutsak eder. Umut ise özgürleştirir.”

Saul’un Oğlu, Paulina’nın Bebeği

son-of-saul-posterAuschwitz toplama kampına gelen esirlerin giysilerinin çıkartılıp, birbirinden farkı kalmayan bedenlere dönüşmeleriyle birlikte ölüme gönderilmeleri arasında sadece birkaç dakika vardır. Birlik başı, üst üste yığılmış ölüleri yakmak üzere taşıması için görevli komandolara, “parçaları” taşımaları emrini verir. Yerde sürüklenenler insanlıkları çalınmış et parçalarıdır. Macar esir Saul da, komando olarak birkaç ay bu şekile çalıştırıldıktan sonra ölecektir. Saul bu kabus içinde, bir oğlan çocuğunun ölü bedenini saklar ve onu dini yollarla gömmek için akıl almaz bir mücadeleye girişir. Saul insanlığın artık olmadığı bir yerde ve zamanda, bir bedene insani bir refeksle sahip çıkar. ‘Oğlunu’ dini vecibeleriyle gömmeyi istemek, tutunduğu tek insanlık halidir. Bu onun meydan okumasıdır. Onu gömme umudundan ve uğraşından ölene kadar vazgeçmez. “Saul’un Oğlu” 2015 Cannes Grand Prix ödülünden başlayarak başka ödüller almaya devam edecekti. İzlediğim tarih Ekim 2015, program Filmekimi’ydi.

帮派-la-patota2015-720p1080p蓝光高清bt种子迅雷下载1

Bir başkası ise “Paulina” / “La Patota” oldu. Bu hikayede, Paulina, Arjantin’in ücra bir bölgesine, bir köy okuluna demokrasi ve insan hakları dersi vermek üzere gider. Babası başta olmak üzere, yakınındaki herkes, bu fikir için fazlasıyla donanımlı olduğu, giderse parlak avukatlık kariyerini ve geleceğini heba edeceği konusunda onu ikna etmeye çalışır. Paulina kararlıdır. Gider ve direncinin her yeni gün başka biçimde sınandığı bir süreçte köyün gençlerine öğretmeye ve öğrenmeye başlar. Bir gece, öğrencilerinin de içinde olduğu bir grup tarafından tecavüze uğrar. Travmayı babasının yanında ve kısa sürede atlatır. Vakit kaybetmeden köye geri döner. Ancak hamile kaldığını öğrenir. Kimin tarafından hamile bırakıldığını öğrenmesi zor olmaz. Bundan sonraki mücadelesi, yasal olarak failleri cezalandırmak isteyen ve bebeği aldırması konusunda ısrar edecek babasıyla olacaktır. Paulina ise karnında taşıdığı bebeği, insandaki kötülüğün varabileceği yerin bir ürünü olarak görmektedir. İçinde bulunduğu yalnızlık ve onu çevreleyen olumsuz koşullara rağmen, iyilik potansiyeli taşıyan ve hepsinden önemlisi yaşam hakkına sahip karnındaki canlıyı doğurmaya karar verir.

maxresdefault

Her iki film de, aşırı uçlarda yaşanan şiddet, vahşet ve insanlık umudunun yitmek üzere olduğu bir ortam içinde, sahip çıkılan değerler, umut ve verilen bireysel mücadeleye birbirine el uzatıyor.

İstersek ne kadar güçlü olabiliyoruz, değil mi? Ve güç denen şey, nasıl da bazen sadece umutla özdeşleşiyor.

*

Viktor Frankl, İkinci Dünya Savaşı’nda, Polonya’daki Alman Toplama Kampı’nda tutsak geçirdiği 4 yıl içinden şöyle der: “İçinde bulunduğumuz koşullar ne olursa olsun, o duruma karşılık olarak seçeceğimiz tutum ve düşünce konusundaki özgürlüğümüz sınırsızdır.”

 

Çıplak / Naked (1993) / Mike Leigh

Screen Shot 2016-02-20 at 21.23.42-Brian tebrikler. Beni İngiltere’deki en sıkıcı işe (güvenlik sorumlusu) sahip olduğunu konusunda kesinlikle ikna ettin.

-Evet sıkıcı bir iş bu. Çok sıkıcı aslında. Fakat buzdağının sadece tepesini görüyorsun. Şu an sıkıcı; şimdiyi ve burayı görüyorsun. Görmeyi beceremediğin şeyse kalan zamanlar. Buzdağının, geçmişin ve geleceğimin kalan kısmı ki, orası çok ilginç bir yerdir. Bu işin iyi tarafı şehir uyuduğu sırada, şehir serserilerinin gürültülerinden uzakta hayatımı kendi zevkime göre tasarlayabileceğim zaman ve yeri bana sağlaması. Yani görüyorsun sıkıcı bir iş değil. Ayrıca ben de sıkılmıyorum.

hqdefault-Yani geleceği tasarlayınca “şimdi” makul hale mi geliyor? Geçmişte yaşıyorsun. Esas sorun gelecektir, Brian. O elmanın içindeki kurtçuk. Şu andan tamamen bıkmışsın Brian. Ama şu anla ilgili hiçbrirsorun yok. Şu an iyidir. Şu an mükemmeldir. Şu an yağlı ballı börektir. Şu anla ilgili tek sorun aslında kahrolasının var olmaması. Çünkü şu an gelecektir ve gelecek te geçmiş. Hepsi aslında aynı şeyin parçasıdır. Varoluşa geçiş vey yok oluş bir süreçtir. Var olmak veya yok olmak. Gelecek şimdi.

-Fakat şu an aslında var, onun içindeyiz.

-Az önce bunu söylediğin zaman içindeydin ama artık içinde değilsin. İçinde değilsin. Gelecek sonsuza dek peşimizde. Katılıyor musun?

Screen Shot 2016-02-20 at 21.44.41

-Sence amip kurbağaya doğru evrimleşeceğini düşünmüş müdür? Elbette düşünmemiştir. Ve ilk kurbağa kendini sudan dışarı atıp bir eş bulmak ya da bir yırtıcıyı duraksatmak için ses tellerini görevlendirdiğinde, o ilk vıraklamasının dünyadaki bütün lisanlara ve edebiyata doğru evrimleşeceğini hiç hayal etmiş midir? Elbette hayır. Ve nasıl ki o kurbağa Shakespeare’i hiç tasavvur edemediyse, biz de kaderimizi asla tasavvur edemeyiz.

GNPxhxT
-Bir gün anlayacaksın ki, sen aslında var olmuş ve var olacak herkessin. Ya da her şeysin.

nakedbanner

-Mahşer günü geldiğinde mahşerin kendisi evrimsel sıçrama sürecinin bir parçası olacak.

-Evet, her ne olursa olsun, insanoğlu yok olmayacaktır.

-Yok olmalı. Mahşerin en temel tanımında insanoğlu en azından başka bir form alıp yok olacaktır.

-Başka bir form da ne demek?

-Evrimleşecek.

-Neye doğru?

-Maddenin ötesindeki bir şeye. Saf düşünceden oluşan türlere. Algı kapasitemizin dışında birşeye. Evrensel bir bilince. Tanrıya. Ki o da aynı mantıkla zamanın ta kendisidir.

Screen Shot 2016-02-20 at 22.58.33-Gidecek sonsuz sayıda yerim var. Problem, nerede kalacağım.

maxresdefault

 

Meydan / The Square (2013) / Jehane Noujahim

Screen Shot 2015-11-16 at 22.03.46“Bir lider arayışından çok kendimize bir vicdan arıyoruz. Lider dediğiniz nedir ki? Önümüze cenneten çıkma çözümler mi koyacak? Durum şu ki toplumda , bu vicdanı yaratmayı başarabilirsek, kendimize iyi bir başkan bulabileceğiz. Bizi yönetmesi için lider aramıyoruz. Çünkü Tahrir’e giden herkes bir lider. Biz vicdanı arıyoruz.”

Screen Shot 2015-11-16 at 22.30.45“İyi ve özgür insanlara vatan haini denirken, hainlere kahraman deniyor.”

Screen Shot 2015-11-16 at 22.37.52“Devrimimizin silahı sesimizdir. Bu sesin her evde duyulmasıdır. Bana devrimin en büyük zaferi nedir diye sorarsanız, artık çocukların “eylem” diye bir oyun oynamaları olduğunu söylerim.”

Yeryüzünde 20,000 Gün / 20,000 Days on Earth (2014) / Iain Forsyth, Jane Pollard

Nick Cave in 20,000 Days on Earth. Picturehouse Entertainment

“Genelde yazarım, ara sıra gece gündüz karalarım. Ama ne yaptığımı sorgulamak için durursam, neden ararsam, bunu size söyleyemem. Bilmiyorum. Bu yarattığım bir dünya. Canavarlar ve kahramanlarda, iyi ve kötülerle dolu bir dünya. Saçma, çılgın ve vahşi bir dünya. İnsanların kızgın ve Tanrı’nın gerçekten varolduğu. Ve ne kadar çok yazarsam, dünya o kadar detaylı hale geliyor ve yaşayıp ölen tüm karakterler kayboluyor. Onlar benim bozulmuş versiyonlarım. Neyse benim için herşey burada başlıyor. En dar yollarda.”

20000-days-on-earth-bigshot“-En büyük korkun ne? -En büyük korkum sanırım hafızamı kaybetmek. Ara sora endişelendiriyor beni, işimi yapmaya devam edememek, ve tatmin olduğum bir noktaya erişememek -Yani? -Çünkü hafızamız ne olduğumuzdur.  Ruhun ve mantığın hayatta kalması hafızaya bağlıdır. Sanırım Çok uzun zamandır, narrative şarkı yazmak üzerine bir dünya kurdum. Hayatlarımızı tamamlayan özel, özgün anlar yaratılmış bir dünya bu ve sürekli peşinden koştuğumuz hatıralarımızdan kurulu. Çocukluk hatıraları. Öyle anlar ki, kalbin tonu değişmiştir. Bir sanat işini keşfetmek, travmatik bir deneyim yaşamak olabilir, ya da küçük bir an olabilir. Bir anın fragmanı hatta. Ve bir şekilde benim için şarkı yazma sürecinin en önemli noktası bu. Bu hikayeleri yeniden anlatmak ve mitolojize etmek. Bu dünyadayken hafızayı kaybetmek? Bir travma olacaktır.”

THUMB“Şarkı söylemeyi insanlarla bir araya gelme olarak görüyorum. Kendinden dışarı sürüklendiğin… Sahnede birşey olur. Öncesinde tamamen paniksindir. Ama sahnede birşey olur ve tüm endişelerini alır. Yapmaya çalıştığımız böyle konserler; bizim için ve izleyiciler için çok önemli olan. Birşeyin ötesinde geçmektir…”……”Ve bence sahnede yapmamız gereken şey o. Başkaları için nasıl bilmiyorum ama bence hepimiz bir aşamada başka biri olmak isteriz. Hepimiz o dönüştürcü şeyin hayatlarımızda olmasını ararız. Bence insanların çoğu bunu o ya da bu şekilde bulur. Başka biri olarak, kim olduklarını unutabildikleri bir yer.”

“Ben bunun için yaşıyorum. O an, her zaman olmak istediğim insan olduğum tek andır. Sahnede birşey olur ve transforme olursun. Zamanın farklı bir his olur ve sen buna adapte olursun ve yanlış birşey yapmazsın!”

9_20000-days-on-earth

“Şarkının, onu anlamadan önce verdiği hisse bayılıyorum. Hepimiz anın içine dalmış çalarken, şarkı vahşi ve kırılamaz gibi gelir. Kısa bir süre sonra, onu evcilleştirirz. Tanıdık ve itaatkar bir şeye çeviririz. Ve tüm diğer şarkılarla aynı düzleme koyarız. Ama bir an vardır ki, yetki hala şarkıdayken, yere düşüp boynunu kırmamak için uğraşırsın. İşte stüdyoda peşinde olduğumuz anlar bu anlardır.

6_20000-days-on-earth“Kim kendi hikayesini bilir ki? Tam ortasındayken yaşadığımızın hiç bir anlam çıkaramazsın. Sadece bulanıklık ve karmaşa vardır. Sadece anlattığımızda ya da yeniden anlattığımızda hikaye haline gelir. Kendi ruhumuza ve başkalarına tekrar tekrar konuşan küçük kıymetli biriktirdiklerimiz. Önce kendi yaşamlarımızdan bir hikaye oluştururuz. Sonra o hikayeyi karanlıkta kaybolmaması için korumaya çalışırız.”

20,000 DAYS ON EARTH - 2014 FILM STILL - Nick Cave composing - Photo Credit: Drafthouse Films“Şarkı cesurdur. Çünkü şarkı ölüme göğüs gerer. Şarkı ölümsüzdür ve bizim kendi yok oluşumuza yukarıdan cesaretle bakar. Şarkı ruhun dünyasından hakiki bir mesajla hayata gelir: ‘Bir gün sana ejderhayı nasıl ehlileştireceğini söyleyeceğim'” … 

“Günlerimiz sayılı. Boşa geçirmemeliyiz. Kötü bir fikre göre hareket etmek, hareket etmemekten daha iyidir. Çünkü fikrin değeri, uygulayana kadar asla kendini göstermez. Bazen bu dünyanın en küçük fikri olabilir, içinizde başgösteren küçük bir alev. Kendisine karşı çıkan bütün zorluklara karşı sönmeyecek bir ateş. O ateşe tutunursanız eğer, etrafında harika şeyler oluşturulabilir. Kütlesel, güçlü ve dünyayı değiştirecek şeyler. Hepsi küçücük fikirlerden ortaya çıkarlar.”

20-000-days-on-earth

“Sonuçta, tam olarak anladığım şeyle beni ilgilendirmiyor. Bunca yıldır yazdığım her kelime bütünüyle gösteriş sadece. Gerçekler kelimelerin yüzeyinin altında yatıyor. Gerçek, uyarı vermeden bir deniz canavarının sırtı gibi ortaya çıkar ve sonra yok olur. Yaptığımın performansı, şarkı yazmak ve söylemek benim için o canavarı suyun yüzeyine çıkarmanın bir yolunu bulmak gibidir. Yaratığın, neyin gerçek, neyin bizim anladığımız haliyle olduğunu gösterebilmesi için bir yer yaratmak için. Gerçekle hayal gücünün kesiştiği bu parıltılı yer, işte burası tüm sevgi, gözyaşı ve mutluluğun var olduğu yerdir.”

3_20000-days-on-earth

Solaris / Solyaris (1972) / Andrei Tarkovsky

Screen Shot 2015-05-09 at 12.34.03   Screen Shot 2015-05-09 at 12.34.08

“Aşk hissedebildiğimiz birşey… ama asla açıklayamayız. Sadece “aşk düşüncesi” açıklanabilir. İnsan kaybedebileceğini sever… kendini, bir kadını, bir vatanı. Bu güne kadar insanlık, dünya için aşk elde edilmez oldu. O kadar azız ki! Belki de burada olmamızın nedeni, ilk defa insanoğlunu aşkın bir nedeni olarak anlayalım diyedir.“

Screen Shot 2015-05-08 at 22.46.45

“-İnsan mutluyken hayatın anlamı ve diğer ölümsüz temalarla nadiren ilgilenir. İnsan bu soruları hayatının sonunda sormalı. -Ama biz hayatın ne zaman sona ereceğini bilmeyiz bu yüzden acele ediyoruz.   -Acele etme, en mutlu insanlar bu lanetli sorularla canını hiç sıkmayanlardır. -Biz hayatı onu anlamlandırmak için sorguluyoruz. Bunu düşünmek ecelini bilmek gibi birşey. Henüz basit insani doğruları korumak için gizeme ihtiyaç duyuyoruz. Mutluluğun, ölümün, aşkın gizemi… -Haklısın belki ama bunu düşünmemeye çalış. -Bunu düşünmek öleceğin zamanı bilmek gibi birşeydir. O zamanı bilmek bizi ölümsüz yapmaz.”

Screen Shot 2015-05-09 at 01.15.19“Gece olunca, karanlıkta yaprakların hışırtısı olduğunu sanacaksın.  Guibariane’nin icadı. Dehanın tüm eylemleri gibi, çok basit.”

 

 

Screen Shot 2015-05-09 at 12.43.14

“-Biliyor musun, ben kim olduğumu dahi bilmiyorum. Hatırlamıyorum. Gözlerimi kapatır kapatmaz, yüzüm nasıldı, unutuveriyorum. Kim olduğunu biliyor musun? – Evet, bütün insanlar bilir.”

Screen Shot 2015-05-08 at 23.35.32

“Bilim mi? Boş laf. İçinde bulunduğumuz bu durumda, sıradanlık da deha da aynı derecede yararsız. Evreni fethetmekle ilgilenmedik. Sadece yeryüzünü evrenin sınırlarına kadar genişletmek istedik. Başka bir dünya istediğimiz yok. Yalnızca, içinde kendimizi göreceğimiz bir ayna. Bağlantı kurmak için çok çabaladık ama başarısızlığa mahkum olduk. Screen Shot 2015-05-08 at 23.07.53Korktuğumuz ve aslında gerek duymadığımız bir ereğin peşinden koşmakla komik görünüyoruz. İnsan insana lazım! Guibariane’ye içelim, bir insanın anısına. Yaptıklarına, korkusuzca.”

Screen Shot 2015-05-08 at 23.04.34

 

“İnsan doğa tarafından kendi yollarıyla öğrenebildiği için yaratıldı. Gerçeğe doğru yürüyüşünde, insan bilgiyle mahkum edildi.”

Screen Shot 2015-05-08 at 23.36.19

“İnsanlık kurtuluşunu utancında bulacak.”

Screen Shot 2015-05-08 at 23.58.31

Büyük Diktatör / The Great Dictator (1940) / Charlie Chaplin

maxresdefault

“Üzgünüm ama ben imparator olmak istemiyorum. Bu benim işim değil. Ne kimseyi idare etmek ne de ülkeleri fethetmek istiyorum. Elimden gelse, herkese, ister Yahudi, ister zenci, ister beyaz olsun tüm insanlara yardım etmek isterim. Hepimiz karşımızdakine yardım etmek isteriz. Bütün insanlar böyledir. Karşımızdakinin mutluluğunu görmek isteriz, üzüntüsünü değil. Birbirimizden nefret etmek ve birbirimizi hor görmek istemeyiz. Bu dünyada herkese yetecek yer var. Ve toprak hepimizin ihtiyacını karşılayacak kadar bereketlidir. Hayatın bize çizdiği yol özgürlük ve güzelliklerle dolu olabilir, ama biz bu yolu yitirdik. Hırs insanların ruhunu zehirledi, dünyayı bir nefret çemberine aldı, hepimizi kaz adımlarıyla sefaletin ve kanın içine sürükledi.The-Great-Dictator-1940-6Hızımızı arttırdık ama bunun tutsağı olduk. Bolluk getiren makineleşme bizi yoksul kıldı. Edindiğimiz bilgiler bizi alaycı yaptı; zekamızı ise katı ve acımasız. Çok düşünüyoruz ama az hissediyoruz. Makineleşmeden çok insanlığa gereksinimimiz var. Zekadan çok iyilik ve anlayışa gereksinimimiz var. Bu değerler olmasa hayat korkunç olur, her şeyimizi yitiririz.


large_great_dictator_blu-ray_1Uçaklar ve radyo bizleri birbirimize yaklaştırdı. Bunlar, doğaları gereği, insanın içindeki iyiliği ortaya çıkarmaya, evrensel kardeşliği oluşturmaya ve hepimizin birleşmesini sağlamaya çalışmaktadır. Şu anda bile sesim dünyadaki milyonlarca insana, milyonlarca acı çeken kadın, erkek ve çocuğa, suçsuz insanları hapse atan, işkence eden bir sistemin kurbanlarına ulaşıyor. Beni işitenlere şunu söylemek istiyorum: “Kendinizi ümitsizliğe kaptırmayın.” Üstümüze çöken bela, vahşi bir hırsın, insanlığın gelişmesinden korkanların duyduğu acının bir sonucudur. İnsanlardaki bu nefret duygusu geçecektir, diktatörler ölecek ve halktan zorla aldıkları iktidar yine halkın eline geçecektir. İnsanlar ölmeyi bildikleri sürece özgürlük asla yok olmayacaktır.

the-great-dictator-1940-wallpapers-9Askerler! Sizleri aldatan, sizleri köle gibi kullanan, ne yapmanız gerektiğini, nasıl düşünmeniz gerektiğini ve nasıl ölmemiz gerektiğini söyleyen bu zalimlere asla boyun eğmeyin. Sizleri bir hayvan terbiye eder gibi şartlandırıp topun ağzına sürenlere boyun eğmeyin. Kafaları ve kalpleri bir makine gibi olan bu adamlara boyun eğmeyin. Sizler birer makine değilsiniz. Sizler insansınız! Kalbiniz insanlık sevgisiyle dolup taşmaktadır! Nefret etmeyin! Yalnızca sevilmeyenler nefret eder… sevilmeyenler ve anormal olanlar!

 
Askerler! Kölelik uğruna savaşmayın! Özgürlük için savaşın! St Luke’un İncil’inin on yedinci bölümünde cennetin tek bir adamda ya da bir grup insanda değil tüm insanların içinde olduğu yazılıdır. Siz insanlar güçlüsünüz. Makineleri yapacak güce sahipsiniz. Mutluluğu yaratacak güç sizdedir! Bu hayatı özgür ve güzel kılacak güce sizler sahipsiniz. Bu hayatı olağanüstü bir maceraya çevirecek olan yine sizlersiniz. Öyleyse, demokrasi adına bu gücü kullanalım ve birleşelim. Yeni bir dünya için savaşalım. Herkese çalışma şansı verecek, gençlere gelecek, yaşlılara güvenlik sağlayacak bir dünya için savaşalım.

The-Great-Dictator-1940-WallpapersZalimler de böyle sözler vererek iktidara geldiler. Ama yalan söylediler! Sözlerini tutmuyorlar. Hiçbir zaman da tutmayacaklar! Diktatörler kendilerini kurtarır ama halkı köle gibi kullanır. Artık dünyanın özgürlüğü için savaşalım, hırstan, nefretten ve hoşgörüsüzlükten kendimizi arındıralım. Sağduyulu bir dünya için savaşalım, bilimin ve gelişmenin bizleri mutluluğa götüreceği bir dünya için savaşalım. Askerler, demokrasi adına birleşelim!

Screen Shot 2015-04-18 at 12.13.38Hannah beni duyuyor musun? Nerede olursan ol, başını kaldırıp bak! Bak, Hannah. Bulutlar dağılıyor! Güneş çıkıyor! Karanlıktan aydınlığa çıkıyoruz! Yeni bir dünyanın eşiğindeyiz. İnsanların nefretten ve gaddarlıktan arındığı yepyeni bir dünyaya yaklaşıyoruz. Başını kaldırıp bak. Hannah! İnsan ruhu kanatlandı ve uçmaya başladı artık. Gökkuşağına doğru uçuyor, umut ışığına doğru uçuyor. Başını kaldırıp bir bak Hannah! Bir bak!”

***

Filmi izlemek için: http://unutulmazfilmler.com/the-great-dictator-buyuk-diktator.html

Zamanın Tozu / The Dust of Time (2008) / Theo Angelopoulos

10922593_10152701014079032_6294824156511078682_n  “Hiçbirşey sona ermedi. Ermez de… Geçmişe doğru süzülüp giden bir hikayenin başladığı yere döndüm. Zamanın tozunda berraklığını yitiren ve sonra da ansızın öyle bir anda tıpkı bir rüya gibi gelen bir hikaye. Hiç birşey sona ermez.”

jNppyNf3aByij8j75S8T8BD0UCM“Şiirlerini hapishanenin duvarından savuran Anna’yı hatırlasana… Ertesi gün birini karların üzerinde bulmuştum:

Yürüdükçe biz kalabalığın ve gürültünün ortasında bulmuştum: Meleğin sessizliğiydi başımızı derde sokan   İndirdi kanatlarını                                                             Dokunmak için toprağa ve çamura.                                        “Tek ütopyam üçüncü kanattır”                                               diye haykırdı sonra”

10922593_10152701014084032_7897584440963473224_n“Herşeyin üzerine çöken zamanın tozuna! Büyük, küçük herşeyin.”