Bir Çıkış Yolu: Şarkılar

Bu bir peri masalı diyeceğim, masal değil. İnanılmaz diyeceğim, son derece gerçek. Dünyanın bir coğrafyasında, olağanüstü baskı koşullarında, ırkçılığa karşı verilen mücadelenin efsanevi ilham kaynağı, bir başka coğrafyasında, hatta kendi vatanında neredeyse hiç kimse. Sixto Rodriguez. Amerikalı şarkı/söz yazarı. Searching for Sugar Man (2012) (“Şeker Adamın İzinde”) İsveçli yönetmen Malik Bendjelloul’un bu masalsı hayat hikayesini belgeleyen filmi!

Filmin gerçeği bir yana, kendi yaşadıklarımızla çağrışımlar, oyuncuların değiştiği ama oyunun aynı kaldığı tarihten parçalar… ve yine hep gördüğümüz ve göreceğimiz gibi, müziğin bu değişmez senaryodaki değişmez yeri: özgürleştirici, harekete geçiren ve ebedi.

Çok iyi geldi! Müzikten neden vazgeçmemeli, neden inat etmeli, hem yazan hem dinleyen olarak, ona değerini nasıl daha fazla vermeli… sorulabilecek sorular bunlar. Sadece müzik değil tabii, mevcut düzeni sorgulayabilen her mecrada, edebiyatta, sanatta, kirli ellerin ulaşamadığı, bastırsa da kendine yeni çıkışlar bulabileceği özgür alanlar bunlar. Ancak orada bir yerlerde, “Bir çıkış yolu var!”

sugarman-1

Filmden alıntılar

“Albüm fevkalade popular olmuştu. Biz Güney Afrikalıların çoğuna göre o hayatımızın film müziğiydi. 70’lerin ortasında bir pikabı ve pop albümleri olan beyaz, liberal ve orta sınıf ailenin evine girer ve plakları çevirirseniz mutlak suretle Beatles’ın ‘Abbey Road’ albümünü görürdünüz. Simon ve Garfunkel’ın ‘Bridge Over Troubled Water’ albümünü de 81hal6t9z9l-_sl1471_görürdünüz. Ve Rodriguez’in ‘Cold Fact’ albümünü de görürdünüz. Bize göre, tüm zamanların en ünlü albümlerinden biriydi. İçerdiği mesaj şuydu: “Mevcut düzene karşı ol”. Bir şarkının adı, “Anti-Establisment Blues” (“Anti-Düzen Blues”) idi. Biz düzene karşı olmanın ne demek olduğunu bile bilmiyorduk, ta ki Rodriguez’in şarkılarını pikaba koyup dinleyene kadar. Ve gördük ki, toplumuna karşı çıkman normaldi, toplumuna kızgın olman da normaldi. Çünkü biz ırkçılığın son bulması çabasına karşı her türlü önlemin alındığı bir toplumda yaşıyorduk. Bu albüm bir şekilde bu yarayı içinde barındırıyordu. Şarkının sözleri biz bastırılmış insanları özgür bırakıyordu. Her devrim bir şarkıya ihtiyaç duyar. Ve Güney Afrika’da Cold Fact insanlara akıllarını özgür bırakma ve farklı düşünmeye başlamaları iznini veren albümdü.”

 South African Essay“Geri dönüp baktığınızda ırkçılığın tam ortasındaydık, ırkçılığın doruğundaydık. Güney Afrika dünyadaki birçok ülkenin yaptırımları altındaydı. Güney Afrikalı müzisyenler deniz aşırı ülkelerde konser veremiyordu. Yabancı oyuncuların Güney Afrika’yı ziyaret etmesi yasaktı. Güney Afrika ve dünyanın geri kalanı arasında tam bir kapalı kapılar durumu vardı. Dünyadaki ülkeler Apartheid* hükümeti hakkında korkunç şeyler söylüyorlardı ancak
800x800_pic6504bundan bizim haberimiz yoktu çünkü haberler devletin kontrolündeydi. Nüfusun çoğu tecrid edildi. Şehirlerde alım satım yapılması yasaklandı. Nazi Almanyasında olanların aynısı yaşanıyordu. Nazi Almanyasının yan ürünü gibiydik. Ancak bir gazete bunu yayınladığında hakkında direkt dava açılıyordu. İşte bu yüzden, Güney Afrika dünyada parya damgası yedi. Kültürel boykotlar vardı, sportif boykotlar vardı. Soyutlanmış bir toplumdu, herşeyden mahrumduk. Irkçılığın yanlış olduğunu hepimiz biliyorduk. Ancak Güney Afrika’da yaşadığımızdan beyaz biri olarak
apartheid yapabileceğimiz çok fazla bir şey yoktu. Çünkü hükümet çok otoriterdi. Daha geniş bir çerçevede askeri bir devlete dönmüştük. Irkçılık aleyhi konuşma yaparsan, üç yıllığına hapishaneye atıyorlardı. Mücadelenin içinde oldukça fazla sayıda beyaz olsa da, çoğunluğu oluşturmuyorlardı. Takip ediliyordunuz. Ajanlar vardı. Korkunç bir ortam vardı ve korkuyordunuz. Ancak Güney Afrikalıların arasından bir grup müzisyen, söz yazarı ortaya çıktı. Ve onlar için Rodriguez’i dinlemek,  tıpkı bir sesinscreen-shot-2016-11-01-at-21-10-08onlara “Çocuklar, bir çıkış yolu var.” demesi gibiydi. Bir çıkış yolu var. “Müzik yazabilirsiniz. Söz yazabilirsiniz. Görsel kullanabilirsiniz. Şarkı söyleyebilirsiniz. Ve ırkçılığa ilk muhalefet Afrikalıların içinden geldi. Bunlar genç Afrikalı çocuklardı. Ve Rodriguez’den ilham aldıklarını söylüyorlardı. Afrika müzik devriminin ikonu olarak lanse edilen bu çocukların hepsi size ‘Rodriguez bizim adamımız.’ derlerdi. Ve Irkçılığa karşı söylenen Afrikalı sanatçılara ‘Voelvry’ adını verdik.”

d0098755_52789d4673f59

“Her şeyi olduğu gibi kabul eder ve hayatına devam ederdi. Pes etmek ona göre değildi. Çok okurdu. Politikayla, toplumsal konularla ilgilendi. Protestolara ve gösterilere katıldı. İnandığı şeyler uğruna mücadele ederdi. Ve bizleri de yanında götürürdü. Sesini duyuramayan ve konuşmak için fırsat bulamayan işçi sınıfının, ezilen fakir toplumun yanında görürdü kendini. Bu konularda çok mücadele verdi.”

searching-for-sugar-man-concert“Konserde, bütün insanlar ona bakarken şaşırıp kalır sanmıştım. Oysa tam tersi oldu. Gördüğüm sonsuz huzurdu. Yüzünde sonsuz sükunet vardı. Bütünüyle. Sanki o şeye, o yere gelmiş ve tüm hayatını bulmaya çalışıyordu. Yuva, kabuldür. Dünyanın diğer tarafında bir yerlerde yaşayan bir adam var… ve neredeyse yuvasını bulmuş gibiydi.”

screen-shot-2016-11-09-at-10-52-14“Hepimiz için hayat çok fazla değişti. Bir kişi hariç, o da Rodriguez. Yaşadığı hayat ve yaptıklarıyla bize çok net bir şekilde gösterdi ki, seçim yapabilirsin. Çok ızdırap çekti, can çekişti, karmaşa ve acıyla uğraştı ve bunları alıp çok güzel bir şeye dönüştürdü. İpek kurdu gibi. Hammaddeyi aldı ve orada daha önce olmayan bir şeye dönüştürdü. Güzel bir şey. Belki aşkın bir şey. Belki ebedi bir şey. Yaptığıyla sanırım insan ruhunun, neyin mümkün olabildiğinin bir temsilcisi o. Her zaman bir seçim hakkın var. Sanki şöyle der gibi… “Benim seçimim buydu, size bir Sugar Man vermek. Peki sen seçimini yaptın mı? Sor kendine.”

screen-shot-2016-11-09-at-11-15-30


*Apartheid (Afrika dilinde “ayrılık” anlamına gelmektedir), Güney Afrika Cumhuriyeti’nde 1948 – 1994 yılları arasında, Ulusal Parti hükümeti tarafından uygulanan ırkçı ayrımcılık sistemidir.

 

Sevgiden vazgeçmeyin!

Film kritiği değil ama iştahlı bir izleyici olarak bu seneki Filmekimi turumu tamamlamak üzereyim. Şimdiye dek izlediğim filmler birbiri ardına ve altan alta öyle hoş bağlantılar kurdular ki, bağlara dolanmadan geçemeyeceğim.

i-daniel-blake-3Ben, Daniel Blake!” Ken Loach’un sosyal adaletsizlik, direniş ve dayanışma üzerine etkileyici filmi. Filmde kahramanların yalnızlığa itildiği yerde sevgisizlik ve karamsar bir mücadele, dayanışmanın olduğu yerlerde cesaretli bir sevgi, küçük bir çocuğun konuşmaya, kendini açmaya, yalnız bir kadının güvenmeye başladığı anlarda içtenliğini hissettiği ilgi ve şefkat var.

Yine bir başka film, Pedro Almodovar’ın “Julieta”sı. Hayatında iki kez farklı zamanlarda ancak bir anda çok sevdiği iki kişinin yok olup gitmesi ardından film boyunca onu ele geçirecek obsesif boşluk içine hücum eden onca yıkıcı farklı duyguyu yaşayan Julieta’nın filmi.

the_commune_photo_by_christian_geisnaes

Danimarkalı yönetmen Thomas Vinterberg’in “Komün”ü, 1970’lerde bir evin içinde komün olarak yaşamaya niyet eden ve ilişkiler içindeki beklenmedik gelişmelerin aklı, duygusal ihtiyaçlarla karşı karşıya getiren filmi. Akıl sınırsız olasılıkların merakında giderken, sevgiyi bir nedenden dolayı artık göremediğinde ya da hissedemediğinde ve de sevgi için umudu kalmadığında kalbin acıdığı, hatta ‘durduğu’ bir film.

frantzHemen ardından aynı gün içinde izlediğim “Frantz” ise, aşkın ölüm acısının yerini alabilme gücü, karşılık bulmadığında ise ölüme teslim olabilmesinin güçlü bir hikayesi. Francois Ozon’un siyah beyaz filmi, umudun bittiği anda yine belli belirsiz bir ölüm fikrinin izleyeni kuşatması.

Son iki filmi de arkadaşım Bilge Selçuk ile görmüş, arasında, bitiminde sohbetlerle filmleri devam ettirmiştik. Benzer görüşlerde dolaşırken, Bilge bana “Balıklar Kadar Sevebilir miyiz?”* Birgün Pazar yazısını okuyup okumadığımı sordu. Bilge’nin pazar yazılarını kaçırmamaya gayret ederken, 17 Temmuz tarihli yazıyı okumamışım gerçekten. Bilge bu keyifli yazısında, insan olarak sevgiyle, şefkatle ve dokunmayla iyileştiğimizi, yüceldiğimizi, yoksunluğunda küçüldüğümüzü, parçalandığımızı yazıyordu. Balıkların bile kanatlarıyla birbirine dokunmasının yarattığı yaşamsal güce yer veriyor, bugün yaşadığımız pek çok problemin kökenine yönelik birbirimizden ne kadar uzaklaştığımıza vurgu yapıyordu. Okudum ve evet dedim. Evet, gerçekten bu yazı dünkü filmlerle çok alakalıydı.

paterson_producers_interview_no_film_school_3

Yazıyı okuduktan hemen sonra izlediğim Jim Jarmush’un filmi “Paterson” ise, bir şaire beden olmuştu. Bir bar sahnesinde, aşkına karşılık bulamayan bir karakter ‘aşk olmazsa yaşamanın anlamı ne?’ diye sorarken Paterson aşıktı, mutluydu, şairdi, yazıyordu. Şiir yazmak üzerine, şiiri yazan üzerine yapılmış hoş bir filmdi. Ve son saniyeler, Paterson’un babasından dinlediği bir şarkıdan aklında kalan bir dizeyle bitiyordu. “Balık olmak ister misin?

Bilge’yle çok sevdiğimiz Kadıköy’e vapurla gitmiştik. Vapur seyirde, biz içimize boğazın nefesini çekerken, metrelerce altımızda balıklar kanatlarını birbirine dokundurarak yüzüyorlardı. Yine o dakikalarda Melli O’Brien’dan posta kutuma kısa bir mesaj düştü. “Her zaman seçeneğiniz vardır, sevgiyi seçin.

Dünyada bunca acı ve yıkım varken, ruhumuzu ele geçirmeye kasıtlı çaresizlik ve umutsuzluğun bir dev gibi karşımızda dikilmesine rağmen, yaşadıklarımız, yazdıklarımız ve izlediklerimiz birbirini bu denli şiirsel bir biçimde işaret ediyor ve şöyle diyordu: tutunabileceğiniz bu an ve hayatlarınızda yaşadığınız, yaşatabildiğiniz sevgileriniz var. Seçimlerinizi sevgiden yana yapmaktan vazgeçmeyin!

***

*”Balıklar Kadar Sevebilir miyiz?” Bilge Selçuk

http://www.birgun.net/haber-detay/baliklar-kadar-sevebilir-miyiz-120279.html

Hapşuuu!

 

IMG_1127 (1)

Virüsün kaynağı belli; Zeytin Çekirdekleri! Sonunda ve ne mutlu ki bana da bulaştı! Geçtiğimiz hafta sonu Ayvalık’ta, bu inanılmaz ama pekala gerçek olan gönüllü müzik çalışmasına gittim. Sadece geçen hafta sonuna özgü bir çalışma değildi. Haziran 2014’den bu yana faaliyet halinde olan, yerel ve harici gönüllü desteğiyle, her geçen gün daha güzel sesler çıkaran, bugüne kadar 750 çocuğa müzikle dokunmuş bir proje. Bu sene itibariyle, 100 kadar çocuk, her gün okul çıkışı ve hafta sonları, onlara nota okumayı, birlikte müzik yapmayı öğretmeye gelmiş öğretmenlerinin yanına koşuyorlar. Hayatlarında müzik olmayan, müzikle bugüne kadar tanışmamış çocuklar. Evlerinde, okullarında, yaşamlarında, kendisini ifade edecek alanları, koşulları, dili bulunmayan çocuklar. Buraya geliyor, müzikle ve diğerleriyle buluşuyor, kendisiyle ve diğerleriyle tanışıyor, kendini ve diğerlerini kutlayarak ayrılıyor.

IMG_1129Ayvalık’ın 17 farklı ilköğretim okulundan, 17 mahalleden geliyor çocuklar. Bu sayı, projenin şehir merkezinin dışındaki köyleri de kapsaması anlamına geliyor. Bu dağılım da, ayrışmış sosyal yapılar içinde, birbirleriyle yan yana gelmeyecek çocukların yan yana durması ve herkesin müzikte eşitlenip ortak bir uğraşta bulunması ve uyum içinde güzel bir şey üretmesi anlamını taşıyor. Benim şahit olduğum bütünlük işte böyle bir şeydi ve sanırım bu tatlı virüsü benzersiz kılan en önemli özellikti. Bu kadar homojen olmayan bir yapı içinde bütün olmak! Bunun kolay oluşmadığını söylüyor projenin gönüllü koordinatörü Gül. “Kürt, boşnak, roman, yörük, adalı, zengin, fakir, şehirden, kırsaldan gelen çocukların, önyargıları yıkıp beraberliği öğrenmesi için bir yıla yakın bir süreç gerekti. Tanıdıkça birbirlerini kabul edip en temel müşterekte birleştiler: insan olarak var olmak. Bu müziğin barıştırıcı ve birleştirici gücü ile mümkün oldu!”

Gül Yılmaz Gürsoy’u tanıyorum. Yıllar önce masa üstünde bir grup gönüllü, konuşurduk bu projenin yapı taşlarını. Bugün bu masa üstü projenin gerçekleşmesi, Gül’ün iradesi, sabrı, çalışkanlılığı, sınırsız gönüllüğü sayesinde mümkün oldu demek yanlış olmaz. Yer olarak Ayvalık’ın seçimi de pilot çalışmayı kolaylaştıran bir faktördü. Gül’le birlikte, en başından beri aktif çok değerli ve bugün sayısı 40’tan fazla gönüllü ile birlikte proje ayağa kalktı ve büyümeye devam ediyor. Kadıköy Belediyesi Çocuk Sanat Merkezi’nin de desteğini yakından biliyorum.

IMG_1020Şimdiye kadar 16 performansları oldu Zeytin Çekirdekleri’nin. 4-6 haftada bir performans yapmaya çalışıyorlar. Sadece müzik değil, resimleriyle, danslarıyla da varlık gösteriyorlar. Hatta artık turneye de çıkmaya başladılar. 1 Haziran, Boğaziçi Mezunlar Koro’sunun “Minik Elli Koca Yürekli” şarkılar konserine onlar da katılacaklar. İşte orada, ben de çekirdeklerle “Dostum Ol” u söyleyeceğim.

Geçenlerde, ihtiyaçları olan bir davul seti için Facebook’ta yazdığım bir postun 24 saat içinde 122 paylaşımı yapılmıştı! Bu inanılmaz bir rakamdı. Bir kere daha şunu gösterdi: Tutunabileceğimiz somut umutlara, güvenebileceğimiz iyi insanlara ve güzel şeyler yapmaya ihtiyacımız var. Toplumsal travmamızın üstesinden ancak bu umutlu bağlarla ve dayanışmayla gelebiliriz inanıyorum. İşte o yüzden hapşuuu! Bu yazıyı okuyup da Zeytin çekirdeklerini tanımayanlara da bulaşmıştır, umarım!

Nasıl Katkıda Bulunulabilinir?

IMG_1033

İmece usulu, herkes elinde ne varsa onu verebilir; ama ondan başka;

  • Düzenli maddi destek yapılabilecek önemli bir katkı. http://www.zeytincekirdekleri.org/
  • PR (Tanıtım) / paylaşım ile, medyadaki güçlü kalemlerle irtibat ile…
  • Psikolojik destek / Giderek, çocuklarla, ailelerle görüşerek
  • Akademik destek / Dersleri zayıf olan öğrencilere yazın ders vererek

(Gönüllülerin uçuşları Pegasus, konaklamaları iki butik otelin sponsorluğu tarafından sağlanıyor. )

IMG_1034

 

Birkaç Sessiz Soluk

IMG_9007-001

Bazı dillerde, ‘anlamak’ sözcüğünün içinde ‘durmak’ fiilinin olduğunu öğrendiğimde, kim bilir kaç kez kullandığım İngilizce understand sözcüğüne bir adım geri çekilerek bakmış ve gerçekten şaşırmıştım. Bilginin kaynağı Dücane Cündioğlu’nun bir twitter notuydu. Türkçe için söz konusu değildi ama birkaç başka dilde de bu benzer durum vardı: anlamak için önce ‘duruyorduk’. Almancadaki Verstehen, Yunancadaki episteme, Arapçadaki vakafe sözcüklerinin kökeninde anlamaya eşlik eden bir hareketsizlik vardı.

Yine aynı dönemde Hannah Arendt’in, “Hiçbir şey yaptıklarımızı düşünmekten daha önemli değildir” cümlesini bir kenara not etmiştim. Yaşadığımız ve yaşamaya devam ettiğimiz zor zamanlarda, şiddetin, kötülüğün kökeninde tam da bunun eksikliğini her geçen gün daha fazla hissederken.

*

Piyanist, orkestra şefi Daniel Barenboim “Everything’s Connected” kitabının ilk sayfalarında, sesi, sessizlik üzerinden anlatır; sesin bağımsız olmadığını, sessizlikle kalıcı, sabit ve kaçınılmaz bir ilişki içinde olduğunu yazar. Sessizliğin, kulağın algılayabileceği en yüksek sesten nasıl daha yüksek, en düşük sesten de daha düşük duyulabileceğini müzikal eserlerden verdiği örneklerle betimler.

Gerçekten de müziği anlamak için ‘durduğumuzda’, müziğin, sesin öncesinde ya da sonrasındaki, müzik dilinde ‘es’ denilen sessizliklerle bir bütün olduğunu anlarız. Ses, müzik olmadan önce, içinden çıktığı sessizlik, gelecek müziğin ipuçlarını taşır. Ya da sesin ardından gelen sessizilik, müziğin süzüldüğü ve izlenimle buluştuğu bir süredir. Biri olmaksızın, diğeri eksikir. Her ikisi de, birbirini anlamlı kılacak ve birbirine doğru, dönüşümlü bir hazırlık içindedir.

*

Müzikle yaşadığımız hayatlar arasında bağlantılar aramak çok keyifli bir egzersiz olabiliyor. Müzik, her ne kadar çağın tüketimine kaptırdığı bir tarafı varsa da, elle tutulmazlığı, zapt edilmezliğiyle de en ilkel ve saf insanlık hallerimizden , gelecekteki suretlerimize kadar varan yansımaları içinde barındırabiliyor.

*

Müzikteki es, ya da anlamaya eşlik eden duruş, pratik yaşamlarımız içinde mümkün olabiliyor mu? Uzağımızda da değil, kendi biricik yaşamlarımızda, hayatı paylaştıklarımızda, geleceğe hazırlanan çocuklarımızın arayışlarında hayatta kalma ve başarı endeksi, hızın, rekabetin, tüketimin, aşırılığın her türlüsünü makbul, ara solukları imkansız kılarken…

*

Son yıllarda çığ gibi büyüyen Mindfulness da, tam da bu ihtiyaçtan yola çıkan, Budist meditasyon pratiğini sekülerleştirip, modern yaşam içinde ara solukları düzenlemeye yarayan bir pratik gibi duruyor. John Kabat-Zinn’in sözleriyle: “Bir an için ‘yapma’ halinden, ‘olma’ haline geçmek. Enstrümanınızın akordunu yapmak için ‘durmak’.” Ve mindfulness öğretisi, 17. Yy düşünür ve matematikçisi Blaise Pascal’in şu sözlerini sık sık anıyor: “İnsanın tüm mutsuzlukları, sessiz bir odada yalnız başına oturamıyor olmasından kaynaklanır.”

*

Ses beraberindeki sessizlikle, eylemlerimiz de beraberindeki düşüncelilik ile bir bütün olmalı o halde, diye düşünürken şunu özellikle belirtmek istiyorum. Hiç bir ses bir başka ses olmadan, ya da insan bir başka can olmadan kendini oldurmaz. Birbirimize, birbirimizle ses vermeye ihtiyacımız var. Burada sessizliğin ya da eylemsizliğin önceliği, bireysel sınırların çizilmesi ya da yalnızlığın yüceltilmesi söz konusu değil. Sessizliğe, düşünceliliğe pozitif ayrımcılık yapıyor gibi görünsem de, yaşayamadığımız, rastlayamadığımız içindir. Ara duraklar, birlikte meydana getirdiklerimiz ve getireceklerimizi olgunlaştırmak, biricik yaşamlarımızı anlamlı, bütün ve yaşamış olmaya değer kılmak için… sessiz ve çok değerli soluklar sadece.

*

Adı geçen, geçmeyen  kitaplar, filmler…

Kitap

“Kötülüğün Sıradanlığı”, Hannah Arendt, Metis  // Eichmann davasının ardından yazdığı kitapta (1963), kötülüğü, Holokost’tan yargılanan Nazi subayı  Eichmann’dan öte, “iyiyle kötü arasında ayrım yapmayan ve yargı yoksunu”  ‘normal’ herkesi düşünerek ele alır…

“Full Catastrophe Living”, John Kabat-Zinn, Delta // Mindfulness üzerine başucu kitabı

“Everything’s Connected”, Daniel Barenboim, Phoenix // Müzikle ilgili bağlantılar, çağrışımlar…

Film

“Berlin: Symphony of a Great City” (1927), Yön: Walter Ruttmann // Bir şehrin 24 saati. Nefes alır gibi. Tam sessizlikten, günün gürültüsüne, sonra tekrar sessizliğe geri dönüşü.  https://www.youtube.com/watch?v=0NQgIvG-kBM

“Hannah Arendt” (2012), Yön: Margarethe von Trotta // Arendt’in Eichmann davasında ve sonrasında verdiği fikir mücadelesi üzerine…

Müzik Video

John Cage, 4’33” (1952) // Cage’in, 4 dakika 33 saniyelik sessiz eseri…

https://www.youtube.com/watch?v=JTEFKFiXSx4

***

Fotoğraf: B.K., 2016

 

Saul’un Oğlu, Paulina’nın Bebeği

son-of-saul-posterAuschwitz toplama kampına gelen esirlerin giysilerinin çıkartılıp, birbirinden farkı kalmayan bedenlere dönüşmeleriyle birlikte ölüme gönderilmeleri arasında sadece birkaç dakika vardır. Birlik başı, üst üste yığılmış ölüleri yakmak üzere taşıması için görevli komandolara, “parçaları” taşımaları emrini verir. Yerde sürüklenenler insanlıkları çalınmış et parçalarıdır. Macar esir Saul da, komando olarak birkaç ay bu şekile çalıştırıldıktan sonra ölecektir. Saul bu kabus içinde, bir oğlan çocuğunun ölü bedenini saklar ve onu dini yollarla gömmek için akıl almaz bir mücadeleye girişir. Saul insanlığın artık olmadığı bir yerde ve zamanda, bir bedene insani bir refeksle sahip çıkar. ‘Oğlunu’ dini vecibeleriyle gömmeyi istemek, tutunduğu tek insanlık halidir. Bu onun meydan okumasıdır. Onu gömme umudundan ve uğraşından ölene kadar vazgeçmez. “Saul’un Oğlu” 2015 Cannes Grand Prix ödülünden başlayarak başka ödüller almaya devam edecekti. İzlediğim tarih Ekim 2015, program Filmekimi’ydi.

帮派-la-patota2015-720p1080p蓝光高清bt种子迅雷下载1

Bir başkası ise “Paulina” / “La Patota” oldu. Bu hikayede, Paulina, Arjantin’in ücra bir bölgesine, bir köy okuluna demokrasi ve insan hakları dersi vermek üzere gider. Babası başta olmak üzere, yakınındaki herkes, bu fikir için fazlasıyla donanımlı olduğu, giderse parlak avukatlık kariyerini ve geleceğini heba edeceği konusunda onu ikna etmeye çalışır. Paulina kararlıdır. Gider ve direncinin her yeni gün başka biçimde sınandığı bir süreçte köyün gençlerine öğretmeye ve öğrenmeye başlar. Bir gece, öğrencilerinin de içinde olduğu bir grup tarafından tecavüze uğrar. Travmayı babasının yanında ve kısa sürede atlatır. Vakit kaybetmeden köye geri döner. Ancak hamile kaldığını öğrenir. Kimin tarafından hamile bırakıldığını öğrenmesi zor olmaz. Bundan sonraki mücadelesi, yasal olarak failleri cezalandırmak isteyen ve bebeği aldırması konusunda ısrar edecek babasıyla olacaktır. Paulina ise karnında taşıdığı bebeği, insandaki kötülüğün varabileceği yerin bir ürünü olarak görmektedir. İçinde bulunduğu yalnızlık ve onu çevreleyen olumsuz koşullara rağmen, iyilik potansiyeli taşıyan ve hepsinden önemlisi yaşam hakkına sahip karnındaki canlıyı doğurmaya karar verir.

maxresdefault

Her iki film de, aşırı uçlarda yaşanan şiddet, vahşet ve insanlık umudunun yitmek üzere olduğu bir ortam içinde, sahip çıkılan değerler, umut ve verilen bireysel mücadeleye birbirine el uzatıyor.

İstersek ne kadar güçlü olabiliyoruz, değil mi? Ve güç denen şey, nasıl da bazen sadece umutla özdeşleşiyor.

*

Viktor Frankl, İkinci Dünya Savaşı’nda, Polonya’daki Alman Toplama Kampı’nda tutsak geçirdiği 4 yıl içinden şöyle der: “İçinde bulunduğumuz koşullar ne olursa olsun, o duruma karşılık olarak seçeceğimiz tutum ve düşünce konusundaki özgürlüğümüz sınırsızdır.”

 

Esnemeye!

tumblr_n34s6gkykD1soyp8ao1_500

Karşı karşıya gelen her ne ise, aradaki bağ esnemediği zaman meydana gelen kırılmalar.

İkili ilişkilerde ya da toplumdaki kutuplaşmanın sadece kutupları değil, kutuplardaki bireyleri yalnızlıklara, yanlışlıklara, onarılması güç kayıplara karıştıracağı kırılmalar.

Kırılmaların kaynağında, hemen kendini ele vermese bile, derinine indiğinde korku var. Hayatta kalmak, tok kalmak, güvende olmak, özgürlük, kazanılmış hakların veya  konforların kaybı, aidiyet karmaşası, itibar kaybı, yalnızlık. Ya da bilinmeyenle baş edememe kaygısı.

Kırılmaya sürükleyen eğilimler: radikal biçimde muhafaza etme, inkar etme, yok sayma, dışlama…

Kırılmayla birlikte olanlar: kırgınlıklar, yalnızlıklar, yabancılaştırmalar, hakaret, saldırmalar, yok etmeler, tehcirler, soykırımlar.

Karşı karşıya gelen her ne ise, arasındaki bağın esnediği, esneyebildiği zamanlar da var.

Esnemeye götüren eğilimler: iç görü, korkuyu fark etme, merak, empati, anlayış, dürüstlük, alçakgönüllülük

Esnemeyle birlikte olanlar: tolerans, uzlaşı, adalet, gerektiğinde özür, hafifleme, iç huzur, büyük harflerle barış (ve evet polarize bir ortamda bazen yalnızlık)

Bu ikisi çok farklı iki dünya. Eğer korku hakimse, esnemeyi anlamak, anlatmak çok zor. Üstelik esneme paketi içinde hesapta olmayan sorumluluklar, bilinmeyenler, kayıplar, bazen yalnızlıklar varken… Korkuyla hareket ederken her zaman yanında birilerini bulmak daha kolay iken…

Neyse, dileğim, 2016’da esneyebilmek. O kadar esnemek ki, kalbim ruhum her türlü kutbun üzerinde bir kuş gibi süzülsün, yalnızlığın bir dünya misali, uzayda tek başında dönmekten farklı olmadığını, ama içinde milyarlarca can ve tarifsiz güzellik barındırdığını, dönen bir kırkbeşlik gibi, kendine söylesin dursun! Aynı uzayda dönen diğerlerine göz kırpar ve yıldızların müziğini birlikte dinlerken.

Dünya? Seni bu tılsımlı müzik korusun. Toprakların, buzulların huzur bulsun. Barış, üzerinde taşıdığın her canın olsun.

Esnemeye, sevgiye…

2016’ya girmeden birkaç saat önce…

Öğrenirken…

passionDüşünürüm ki, zaten bir bilgiyi paylaşmak bir ekmeği paylaşmak kadar doğaldır ve öğrettiğinle birlikte öğrenmek de birlikte tadabileceğin en güzel lezzet!
Ve üstelik yaşamımızdaki herkes ve her bir yaşantı bir öğreten.
Demek ki her günü böyle kutlayabiliriz. Bir kutlama istiyorsak eğer! Her gece, uyumadan önceki son uyanık anımızda, o günün dersini fark edip, dersin kahramanlarına tek tek sessiz bir teşekkürü içimizden geçirerek. Birlikte olduğumuz zamanlarda onlara bu duygumuzu hissettirerek.
Nerden nereye çektim değil mi! Sorun bende! Ezelden beri, tek güne indirgenmiş farkındalıklarla ve beklentilerle aramda bir problem var:)


Fotoğraf: Pink Sherbet Photography

 

Şiddetsizlik

tiger-on-the-stormy-sea-9835

Küçük şişme bota sığışmış onlarca insanın dalgalarla boğuşurken yaşadığı panik içinde herkesle birlikte paniğe kapılıp suyun içine gömülenlerden biri olmak an meselesidir. Ama botun ortasında, hareketsiz ve sağduyuyla sakin kalmaya çalışmak. Çok zor. Bilirsin ki belki gerçekten bot devrilecek. Belki de botun ortasındaki refleksin çevrene yayılacak, çoğunluk sakinleşecek ve botun kıyıya ulaşma ihtimali belirecek.

Şiddetsiz kalmak. Bu fırtınada tutunmaya çalıştığım tek şey. Botun ortasındaki hareketsizlik gibi. Şiddetin her türünün, beğenmemekten, eşit görmemekten, hak görmemekten başlayan, lanet okumaktan, küfretmekten geçen, yok saymaya, katletmeye kadar uzanan şiddetin sadece ve sadece hepimizi alabora edeceğini bilerek.

Ne yapayım! Bu da bir tür direniş belki.

***

*Fotoğraf: http://www.rarewallpapers.com (Tiger on the stormy sea)  

“In Memoriam 24 Nisan”

April24VictimsTartışmalar, iddialar, inkarlar, damıtılmış laflar, tedirgin suskunluklar; şu acı tarihsel gerçeğin yanında soluksuz kalır.

24 Nisan 1915, İstanbul’da, içlerinde şair, yazar, doktor, müzisyen, eğitimci, sanatçı, gazeteci, siyasetçilerin bulunduğu 220(235) Ermeni aydını İstanbul Emniyeti tarafından bir gece operasyonu ile evlerinden alındı, üç vagonluk özel bir trenle Ayaş ve Çankırı’ya ölüme gönderildi. Bu sayı Anadolu’daki tutuklamalarla 3000’i bulacaktı. ‘Aydın kıyımı’ bir başlangıçtı. Ardından gelecekti soyun kırımı. 2 bin yıldır bu topraklarda topraklarda yaşayan ve I. Dünya Savaşı’ndan önce sayıları yaklaşık  1.500.000 olan halktan geriye 100.000’in altında Ermeni kalacaktı. *

“In Memoriam 24 Nisan”, 22 Nisan akşamı İstanbul Kongre Merkezi’nde aydınların anısına düzenlenmişti. Konser, çok değerli Ermeni ve Türk müzisyenleri bir araya getirdi.  Tilbe Saran’ın açılış konuşmasında belirttiği gibi; “Öldürülmeselerdi, memleketimizin farklı köşelerinde daha fazla yazar, şair, mimar, sanatçı yetişecekti. Bu topraklardaki hayat sadece Ermeniler için değil, Ermeni olmayanlar için de daha renkli, daha huzurlu, daha yaşanılır olacaktı. Ve geçmişle gerçekten  hesaplaşılsaydı, 6-7 Eylül olmayacaktı, Dersim’de, Kahramanmaraş’da, Sivas’da katliamlar yaşanmayacaktı.”

22 Nisan 2015 gecesi, olağanüstü güzellikteki müziğin, şiirlerin, izleyen 4000 kişiyi buluşturduğu yerde, kaybın büyüklüğü, devletin aklı, inkarın hışmı karşısında utanmamak mümkün değildi.

Tarih Vakfı Başkanı Bülent Bilmez der ki, “Bireylerin ve toplumların tarihi gerçekleri görmeleri için, en ikna edici belgelerden ve en sağlam tarih yazımından önce, kafa ve gönül açıklığı gereklidir. İyi tarihçiyi, iyi entellektüeli ve hatta iyi yurttaşı belirleyen özelliklerden biri de zihinsel ve duygusal körlüğün söz konusu olup olmadığıdır.”**

Yine o buluştuğumuz yerde, onca kalabalıkla yan yana, göz göze, insana iyi gelen birşey vardı. 4000 kişi. Az değil. Devasa Kongre Merkezi’nde salonunu dolduran müziğe, sözlere eşlik eden kafalar ve gönüller açıktı! O akşam, dışarıda evet yağmur ama havada insanlığın var olduğuna dair umut vardı.

*Ahmet Kuyaş,  “Tehcir Kararından İnsanlık Suçuna”,#tarih Dergisi, Nisan 2015

**Bülent Bilmez,  “Yüzüncü Yılda Soykırımla Yüzleşme ve Tarihçinin Görevi Meselesi”, Toplumsal Tarih, Nisan 2015

***

Akşamın kaydına Youtube’dan ulaşılabiliyor. maxresdefault https://www.youtube.com/watch?v=pp75AEvS6pk . Kalan Müzik’e, konserin gerçekleşmesindeki payları için teşekkürler.

Merhaba Merhamet II

penguin-looks-to-window-light-wide-hd-wallpaper

Bilgi Üniversitesi’nde, “The School of Life” derslerinden birindeydik.* Konumuz ‘merhamet’ti ve 12 Nisan tarihli yazıyı devamını getirmek üzere bırakıp, Bülent Somay’ın şu sözlerinde kalmıştık: “Adalet, intikamla merhamet arasında salınan bir sarkaçtır. İnsanda içgörü ne kadar gelişmişse adalet, merhamet tarafına o kadar yakındır.” (Merhamet: özellikle içinde hiyerarşi barındıran “acımak”tan ayrı tutarak, Latince “compassio” ya da Yunanca “empathia” sözcüklerinin ifade ettiği ‘şiddetli bir duyguyu ya da acıyı eş-hissetme’ idi)

Burada, düşünmeye başladık birlikte ve herkes kendi içinde.

Bir içgörü sorusu olarak, ‘başörtüsü yasağı’ ile ilgili 2000’lerin ortalarına geri gidip, bugüne gelme egzersizinde, nereden nereye geldiğimize baktık. Kişisel deneyimimde, bundan on yıl önce, çalıştığım eğitim kurumunun bahçesinden içeri başı bağlı ebeveyn alınmazdı, üniversitelerde başları bağlı kız öğrenciler derslerine giremezdi. En azından ben, sanki üzerimize serili puslu bir perdenin gözeneklerinden bakar, bir o tarafa bir bu tarafa sallanan sarkacımın nerede durması gerektiğinden emin olamazdım. Bunu hatırlıyorum. Bu perdeyi sıyırmak , ‘evet, ama…’ ile başlayan cümlelerden arınmak kolay olmadı. Bu içgörü turu, diğer bir adıyla hesaplaşma, konunun çevresinde sorularla birlikte 360 derecelik bir daire çizmek gibi ve yeni bir eşikten geçmek gibiydi. Bugün, güneşli bir gün gibi açık olan şey ise, kişinin özgür fikrinin ne olduğununun ve nasıl dışa vurduğunun, bir başka özgür fikir sahibi kişiyi ilgilendiren tek yönünün, onun (ve dolayısıyla kendinin) varlığını sürdürebilme hakkının ‘yanında olması’ gerektiği. Bunun adil olduğu.

Eğer bu olamıyorsa, derinlerimize sinmiş bir korkudan bahsedebiliriz. Kazanılmış özgürlükleri, yaşam biçimini, konfor alanlarını, ya da bizi biz yapan bize göre ne ise, yitirmeye dair bir korkudan…

Sonra bu korkuya bağlı olarak, “ötekinden” kaçınma davranışları gelir- ki bu davranışlar kaçınmadan başlayıp, dışlamaya, tiksinmeye, oradan da yok etmeye kadar gider…

Formül basit aslında, korku içten gelmez, öğrenilir. Gerçek de basit aslında, toplum olarak çok uzun zamandır korkmuşuz, korkmayı öğrenmişiz. Kendi içimizdeki farklılıklardan, farklılığın bir tehdit olmasından endişe etmişiz. Devlet politikaları ve iktidar gücünü bu söylemden almış, eğitim sistemleri  kendini bunu oluşturmaya adamış.

Peki, bu süreçte kimler nasıl konfor ve güvenlik alanlarımızın ötesine sürülmüş? Endişelerimizin ve beraberindeki kaçınmaların, toplum olarak bir süredir yaşadığımız herşeyin ve tüm başka kayıpların üzerindeki oluşturucu etkisi ne olmuş?

Bu soruların yanıtlarını burada konuşmak değil amacım, ancak bir kez pus perdesi kalktı mı ve içgörü pratiği başladı mı insanın başına gelenler. Sorular şeklinde tezahür eden ‘başa gelenler’… Ve bu sorularla bir içgörü pratiğinin işlemeye başlaması demek, bir başkasını devreye geçmesi ve herşeyi, sana yıllardan beri öğretilmiş tüm doktrinleri bir kez daha, üzerlerindeki maskelerden arınmış olarak karşına çıkarması demek. Maskeler arınıp, puslu perde de yere düşünce, geriye sadece “insan” kalması. Güzelim Gezi’de, kısacık da olsa, birbirinden farklı onca insanın birbiri için aynı “insanlık” endişesini duyması, ya da birbiri için aynı “insani” koşullarının yerine gelmesini istemesi gibi.

Artık kendimizi bir Ermeni meselesinin, soykırım mı, değil mi kısır tartışmasının dışına fırlatıp, bilmeyişlerimiz, bilmek istemeyişlerimizden kurtarıp, yaşananları detaylarıyla öğrenmeye gayret edip, öğrendiklerimizi gözümüzün önünde resmederek, yaşanan tüm acılara içten gelen bir ‘anlayışla’ karşılık vermenin zamanıdır. Bu ay tarih dergileri bu konuya özellikle yer veriyorlar ve yayımlanmış çok iyi kitaplar var. **

Ya da çok kritik bir seçim öncesinde, HDP’nin neyi temsil ettiğinden öte, Kürt gerçeğinin kendisini, bildiğimiz 30 çatışma yılı kadar geriye değil, gidebildiğimiz kadar geriye giderek bir kez daha okumanın, cumhuriyet tarihi boyunca, insanların temel ihtiyaçları – devlet uygulamaları- sonuçları zincirine bir kez daha bakarak, ezberlere kazınan haliyle değil, kendi gözlerimizle yeniden görmemizin zamanıdır.

Devlet politikalarının kafası karışık ancak sivil toplum olarak artan bir içgörü sürecindeyiz. Sancılı bir dönüşüm geçiriyoruz. Diğer taraftan en sancılı dönüşüm, aldanmaktan iyidir. Tabuları yıkıyoruz, diplere vuruyoruz, doğruları arıyoruz, kendimizi doğuruyoruz. Toplum olarak istem dışı paralize edilmez, bitkisel hayata girmez de ayağa kalkabilirsek, şu olağanüstü hal, pardon olağanüstü hastane koşullarından yırtıp da kendimizi dışarı atabilirsek, güzel bir Haziran sabahı… yani becerebilirsek bu bizim eserimiz olacak.

Hatta bir umut, adalet sarkacı intikam değil, merhametten yana doğru yer değiştirmiş olarak.

***

*Bilgi Üniversitesi Santral kampüste açılan “The School of Life”ta, Bülent Somay tarafından yapılan atölye çalışması

http://www.theschooloflife.com/istanbul/shop/bulent-somay-ile-merhamet.html

**Ermeni sorunu ile ilgili okuma önerileri:

  • “Ermeni Soykırımı”/ Raymond Kevorkian / İletişim Yayınları
  • “Türk Ulusal Kimliği ve Ermeni Sorunu” / Taner Akçam / İletişim Yayınları
  • Tarih dergileri Nisan sayılarında bu dosyaya geniş çaplı yer vermiş. Özellikle “Toplum ve Bilim”, “#Tarih”, “Birikim”
  • “Tarih ve Tevazu” / Ayşe Kadıoğlu / http://t24.com.tr/yazarlar/ayse-kadioglu-2/tarih-ve-tevazu,11702

Birkaç başka kitap…

  • “Zulüm, Özür, Uzlaşı” (Kürtler, Dindarlar, Gayrimüslimler, Aleviler…) / Ümit Kardaş, Umut yayınları
  • “Geçmişiniz İtinayla Temizlenir” / Cemil Koçak/ İletişim Yayınları
  • “Hakikat ve İnsan Hakları” / Derleyenler: Özkan Agtaş, Bişeng Özdinç / Dipnot Yayınları