Birkaç Sessiz Soluk

IMG_9007-001

Bazı dillerde, ‘anlamak’ sözcüğünün içinde ‘durmak’ fiilinin olduğunu öğrendiğimde, kim bilir kaç kez kullandığım İngilizce understand sözcüğüne bir adım geri çekilerek bakmış ve gerçekten şaşırmıştım. Bilginin kaynağı Dücane Cündioğlu’nun bir twitter notuydu. Türkçe için söz konusu değildi ama birkaç başka dilde de bu benzer durum vardı: anlamak için önce ‘duruyorduk’. Almancadaki Verstehen, Yunancadaki episteme, Arapçadaki vakafe sözcüklerinin kökeninde anlamaya eşlik eden bir hareketsizlik vardı.

Yine aynı dönemde Hannah Arendt’in, “Hiçbir şey yaptıklarımızı düşünmekten daha önemli değildir” cümlesini bir kenara not etmiştim. Yaşadığımız ve yaşamaya devam ettiğimiz zor zamanlarda, şiddetin, kötülüğün kökeninde tam da bunun eksikliğini her geçen gün daha fazla hissederken.

*

Piyanist, orkestra şefi Daniel Barenboim “Everything’s Connected” kitabının ilk sayfalarında, sesi, sessizlik üzerinden anlatır; sesin bağımsız olmadığını, sessizlikle kalıcı, sabit ve kaçınılmaz bir ilişki içinde olduğunu yazar. Sessizliğin, kulağın algılayabileceği en yüksek sesten nasıl daha yüksek, en düşük sesten de daha düşük duyulabileceğini müzikal eserlerden verdiği örneklerle betimler.

Gerçekten de müziği anlamak için ‘durduğumuzda’, müziğin, sesin öncesinde ya da sonrasındaki, müzik dilinde ‘es’ denilen sessizliklerle bir bütün olduğunu anlarız. Ses, müzik olmadan önce, içinden çıktığı sessizlik, gelecek müziğin ipuçlarını taşır. Ya da sesin ardından gelen sessizilik, müziğin süzüldüğü ve izlenimle buluştuğu bir süredir. Biri olmaksızın, diğeri eksikir. Her ikisi de, birbirini anlamlı kılacak ve birbirine doğru, dönüşümlü bir hazırlık içindedir.

*

Müzikle yaşadığımız hayatlar arasında bağlantılar aramak çok keyifli bir egzersiz olabiliyor. Müzik, her ne kadar çağın tüketimine kaptırdığı bir tarafı varsa da, elle tutulmazlığı, zapt edilmezliğiyle de en ilkel ve saf insanlık hallerimizden , gelecekteki suretlerimize kadar varan yansımaları içinde barındırabiliyor.

*

Müzikteki es, ya da anlamaya eşlik eden duruş, pratik yaşamlarımız içinde mümkün olabiliyor mu? Uzağımızda da değil, kendi biricik yaşamlarımızda, hayatı paylaştıklarımızda, geleceğe hazırlanan çocuklarımızın arayışlarında hayatta kalma ve başarı endeksi, hızın, rekabetin, tüketimin, aşırılığın her türlüsünü makbul, ara solukları imkansız kılarken…

*

Son yıllarda çığ gibi büyüyen Mindfulness da, tam da bu ihtiyaçtan yola çıkan, Budist meditasyon pratiğini sekülerleştirip, modern yaşam içinde ara solukları düzenlemeye yarayan bir pratik gibi duruyor. John Kabat-Zinn’in sözleriyle: “Bir an için ‘yapma’ halinden, ‘olma’ haline geçmek. Enstrümanınızın akordunu yapmak için ‘durmak’.” Ve mindfulness öğretisi, 17. Yy düşünür ve matematikçisi Blaise Pascal’in şu sözlerini sık sık anıyor: “İnsanın tüm mutsuzlukları, sessiz bir odada yalnız başına oturamıyor olmasından kaynaklanır.”

*

Ses beraberindeki sessizlikle, eylemlerimiz de beraberindeki düşüncelilik ile bir bütün olmalı o halde, diye düşünürken şunu özellikle belirtmek istiyorum. Hiç bir ses bir başka ses olmadan, ya da insan bir başka can olmadan kendini oldurmaz. Birbirimize, birbirimizle ses vermeye ihtiyacımız var. Burada sessizliğin ya da eylemsizliğin önceliği, bireysel sınırların çizilmesi ya da yalnızlığın yüceltilmesi söz konusu değil. Sessizliğe, düşünceliliğe pozitif ayrımcılık yapıyor gibi görünsem de, yaşayamadığımız, rastlayamadığımız içindir. Ara duraklar, birlikte meydana getirdiklerimiz ve getireceklerimizi olgunlaştırmak, biricik yaşamlarımızı anlamlı, bütün ve yaşamış olmaya değer kılmak için… sessiz ve çok değerli soluklar sadece.

*

Adı geçen, geçmeyen  kitaplar, filmler…

Kitap

“Kötülüğün Sıradanlığı”, Hannah Arendt, Metis  // Eichmann davasının ardından yazdığı kitapta (1963), kötülüğü, Holokost’tan yargılanan Nazi subayı  Eichmann’dan öte, “iyiyle kötü arasında ayrım yapmayan ve yargı yoksunu”  ‘normal’ herkesi düşünerek ele alır…

“Full Catastrophe Living”, John Kabat-Zinn, Delta // Mindfulness üzerine başucu kitabı

“Everything’s Connected”, Daniel Barenboim, Phoenix // Müzikle ilgili bağlantılar, çağrışımlar…

Film

“Berlin: Symphony of a Great City” (1927), Yön: Walter Ruttmann // Bir şehrin 24 saati. Nefes alır gibi. Tam sessizlikten, günün gürültüsüne, sonra tekrar sessizliğe geri dönüşü.  https://www.youtube.com/watch?v=0NQgIvG-kBM

“Hannah Arendt” (2012), Yön: Margarethe von Trotta // Arendt’in Eichmann davasında ve sonrasında verdiği fikir mücadelesi üzerine…

Müzik Video

John Cage, 4’33” (1952) // Cage’in, 4 dakika 33 saniyelik sessiz eseri…

https://www.youtube.com/watch?v=JTEFKFiXSx4

***

Fotoğraf: B.K., 2016

 

Saul’un Oğlu, Paulina’nın Bebeği

son-of-saul-posterAuschwitz toplama kampına gelen esirlerin giysilerinin çıkartılıp, birbirinden farkı kalmayan bedenlere dönüşmeleriyle birlikte ölüme gönderilmeleri arasında sadece birkaç dakika vardır. Birlik başı, üst üste yığılmış ölüleri yakmak üzere taşıması için görevli komandolara, “parçaları” taşımaları emrini verir. Yerde sürüklenenler insanlıkları çalınmış et parçalarıdır. Macar esir Saul da, komando olarak birkaç ay bu şekile çalıştırıldıktan sonra ölecektir. Saul bu kabus içinde, bir oğlan çocuğunun ölü bedenini saklar ve onu dini yollarla gömmek için akıl almaz bir mücadeleye girişir. Saul insanlığın artık olmadığı bir yerde ve zamanda, bir bedene insani bir refeksle sahip çıkar. ‘Oğlunu’ dini vecibeleriyle gömmeyi istemek, tutunduğu tek insanlık halidir. Bu onun meydan okumasıdır. Onu gömme umudundan ve uğraşından ölene kadar vazgeçmez. “Saul’un Oğlu” 2015 Cannes Grand Prix ödülünden başlayarak başka ödüller almaya devam edecekti. İzlediğim tarih Ekim 2015, program Filmekimi’ydi.

帮派-la-patota2015-720p1080p蓝光高清bt种子迅雷下载1

Bir başkası ise “Paulina” / “La Patota” oldu. Bu hikayede, Paulina, Arjantin’in ücra bir bölgesine, bir köy okuluna demokrasi ve insan hakları dersi vermek üzere gider. Babası başta olmak üzere, yakınındaki herkes, bu fikir için fazlasıyla donanımlı olduğu, giderse parlak avukatlık kariyerini ve geleceğini heba edeceği konusunda onu ikna etmeye çalışır. Paulina kararlıdır. Gider ve direncinin her yeni gün başka biçimde sınandığı bir süreçte köyün gençlerine öğretmeye ve öğrenmeye başlar. Bir gece, öğrencilerinin de içinde olduğu bir grup tarafından tecavüze uğrar. Travmayı babasının yanında ve kısa sürede atlatır. Vakit kaybetmeden köye geri döner. Ancak hamile kaldığını öğrenir. Kimin tarafından hamile bırakıldığını öğrenmesi zor olmaz. Bundan sonraki mücadelesi, yasal olarak failleri cezalandırmak isteyen ve bebeği aldırması konusunda ısrar edecek babasıyla olacaktır. Paulina ise karnında taşıdığı bebeği, insandaki kötülüğün varabileceği yerin bir ürünü olarak görmektedir. İçinde bulunduğu yalnızlık ve onu çevreleyen olumsuz koşullara rağmen, iyilik potansiyeli taşıyan ve hepsinden önemlisi yaşam hakkına sahip karnındaki canlıyı doğurmaya karar verir.

maxresdefault

Her iki film de, aşırı uçlarda yaşanan şiddet, vahşet ve insanlık umudunun yitmek üzere olduğu bir ortam içinde, sahip çıkılan değerler, umut ve verilen bireysel mücadeleye birbirine el uzatıyor.

İstersek ne kadar güçlü olabiliyoruz, değil mi? Ve güç denen şey, nasıl da bazen sadece umutla özdeşleşiyor.

*

Viktor Frankl, İkinci Dünya Savaşı’nda, Polonya’daki Alman Toplama Kampı’nda tutsak geçirdiği 4 yıl içinden şöyle der: “İçinde bulunduğumuz koşullar ne olursa olsun, o duruma karşılık olarak seçeceğimiz tutum ve düşünce konusundaki özgürlüğümüz sınırsızdır.”

 

Çıplak / Naked (1993) / Mike Leigh

Screen Shot 2016-02-20 at 21.23.42-Brian tebrikler. Beni İngiltere’deki en sıkıcı işe (güvenlik sorumlusu) sahip olduğunu konusunda kesinlikle ikna ettin.

-Evet sıkıcı bir iş bu. Çok sıkıcı aslında. Fakat buzdağının sadece tepesini görüyorsun. Şu an sıkıcı; şimdiyi ve burayı görüyorsun. Görmeyi beceremediğin şeyse kalan zamanlar. Buzdağının, geçmişin ve geleceğimin kalan kısmı ki, orası çok ilginç bir yerdir. Bu işin iyi tarafı şehir uyuduğu sırada, şehir serserilerinin gürültülerinden uzakta hayatımı kendi zevkime göre tasarlayabileceğim zaman ve yeri bana sağlaması. Yani görüyorsun sıkıcı bir iş değil. Ayrıca ben de sıkılmıyorum.

hqdefault-Yani geleceği tasarlayınca “şimdi” makul hale mi geliyor? Geçmişte yaşıyorsun. Esas sorun gelecektir, Brian. O elmanın içindeki kurtçuk. Şu andan tamamen bıkmışsın Brian. Ama şu anla ilgili hiçbrirsorun yok. Şu an iyidir. Şu an mükemmeldir. Şu an yağlı ballı börektir. Şu anla ilgili tek sorun aslında kahrolasının var olmaması. Çünkü şu an gelecektir ve gelecek te geçmiş. Hepsi aslında aynı şeyin parçasıdır. Varoluşa geçiş vey yok oluş bir süreçtir. Var olmak veya yok olmak. Gelecek şimdi.

-Fakat şu an aslında var, onun içindeyiz.

-Az önce bunu söylediğin zaman içindeydin ama artık içinde değilsin. İçinde değilsin. Gelecek sonsuza dek peşimizde. Katılıyor musun?

Screen Shot 2016-02-20 at 21.44.41

-Sence amip kurbağaya doğru evrimleşeceğini düşünmüş müdür? Elbette düşünmemiştir. Ve ilk kurbağa kendini sudan dışarı atıp bir eş bulmak ya da bir yırtıcıyı duraksatmak için ses tellerini görevlendirdiğinde, o ilk vıraklamasının dünyadaki bütün lisanlara ve edebiyata doğru evrimleşeceğini hiç hayal etmiş midir? Elbette hayır. Ve nasıl ki o kurbağa Shakespeare’i hiç tasavvur edemediyse, biz de kaderimizi asla tasavvur edemeyiz.

GNPxhxT
-Bir gün anlayacaksın ki, sen aslında var olmuş ve var olacak herkessin. Ya da her şeysin.

nakedbanner

-Mahşer günü geldiğinde mahşerin kendisi evrimsel sıçrama sürecinin bir parçası olacak.

-Evet, her ne olursa olsun, insanoğlu yok olmayacaktır.

-Yok olmalı. Mahşerin en temel tanımında insanoğlu en azından başka bir form alıp yok olacaktır.

-Başka bir form da ne demek?

-Evrimleşecek.

-Neye doğru?

-Maddenin ötesindeki bir şeye. Saf düşünceden oluşan türlere. Algı kapasitemizin dışında birşeye. Evrensel bir bilince. Tanrıya. Ki o da aynı mantıkla zamanın ta kendisidir.

Screen Shot 2016-02-20 at 22.58.33-Gidecek sonsuz sayıda yerim var. Problem, nerede kalacağım.

maxresdefault

 

Esnemeye!

tumblr_n34s6gkykD1soyp8ao1_500

Karşı karşıya gelen her ne ise, aradaki bağ esnemediği zaman meydana gelen kırılmalar.

İkili ilişkilerde ya da toplumdaki kutuplaşmanın sadece kutupları değil, kutuplardaki bireyleri yalnızlıklara, yanlışlıklara, onarılması güç kayıplara karıştıracağı kırılmalar.

Kırılmaların kaynağında, hemen kendini ele vermese bile, derinine indiğinde korku var. Hayatta kalmak, tok kalmak, güvende olmak, özgürlük, kazanılmış hakların veya  konforların kaybı, aidiyet karmaşası, itibar kaybı, yalnızlık. Ya da bilinmeyenle baş edememe kaygısı.

Kırılmaya sürükleyen eğilimler: radikal biçimde muhafaza etme, inkar etme, yok sayma, dışlama…

Kırılmayla birlikte olanlar: kırgınlıklar, yalnızlıklar, yabancılaştırmalar, hakaret, saldırmalar, yok etmeler, tehcirler, soykırımlar.

Karşı karşıya gelen her ne ise, arasındaki bağın esnediği, esneyebildiği zamanlar da var.

Esnemeye götüren eğilimler: iç görü, korkuyu fark etme, merak, empati, anlayış, dürüstlük, alçakgönüllülük

Esnemeyle birlikte olanlar: tolerans, uzlaşı, adalet, gerektiğinde özür, hafifleme, iç huzur, büyük harflerle barış (ve evet polarize bir ortamda bazen yalnızlık)

Bu ikisi çok farklı iki dünya. Eğer korku hakimse, esnemeyi anlamak, anlatmak çok zor. Üstelik esneme paketi içinde hesapta olmayan sorumluluklar, bilinmeyenler, kayıplar, bazen yalnızlıklar varken… Korkuyla hareket ederken her zaman yanında birilerini bulmak daha kolay iken…

Neyse, dileğim, 2016’da esneyebilmek. O kadar esnemek ki, kalbim ruhum her türlü kutbun üzerinde bir kuş gibi süzülsün, yalnızlığın bir dünya misali, uzayda tek başında dönmekten farklı olmadığını, ama içinde milyarlarca can ve tarifsiz güzellik barındırdığını, dönen bir kırkbeşlik gibi, kendine söylesin dursun! Aynı uzayda dönen diğerlerine göz kırpar ve yıldızların müziğini birlikte dinlerken.

Dünya? Seni bu tılsımlı müzik korusun. Toprakların, buzulların huzur bulsun. Barış, üzerinde taşıdığın her canın olsun.

Esnemeye, sevgiye…

2016’ya girmeden birkaç saat önce…

Meydan / The Square (2013) / Jehane Noujahim

Screen Shot 2015-11-16 at 22.03.46“Bir lider arayışından çok kendimize bir vicdan arıyoruz. Lider dediğiniz nedir ki? Önümüze cenneten çıkma çözümler mi koyacak? Durum şu ki toplumda , bu vicdanı yaratmayı başarabilirsek, kendimize iyi bir başkan bulabileceğiz. Bizi yönetmesi için lider aramıyoruz. Çünkü Tahrir’e giden herkes bir lider. Biz vicdanı arıyoruz.”

Screen Shot 2015-11-16 at 22.30.45“İyi ve özgür insanlara vatan haini denirken, hainlere kahraman deniyor.”

Screen Shot 2015-11-16 at 22.37.52“Devrimimizin silahı sesimizdir. Bu sesin her evde duyulmasıdır. Bana devrimin en büyük zaferi nedir diye sorarsanız, artık çocukların “eylem” diye bir oyun oynamaları olduğunu söylerim.”

Öğrenirken…

passionDüşünürüm ki, zaten bir bilgiyi paylaşmak bir ekmeği paylaşmak kadar doğaldır ve öğrettiğinle birlikte öğrenmek de birlikte tadabileceğin en güzel lezzet!
Ve üstelik yaşamımızdaki herkes ve her bir yaşantı bir öğreten.
Demek ki her günü böyle kutlayabiliriz. Bir kutlama istiyorsak eğer! Her gece, uyumadan önceki son uyanık anımızda, o günün dersini fark edip, dersin kahramanlarına tek tek sessiz bir teşekkürü içimizden geçirerek. Birlikte olduğumuz zamanlarda onlara bu duygumuzu hissettirerek.
24 Kasım Öğretmenler günü, nerden nereye geldi değil mi! E ama doğru değil mi, bir güne indirgenmiş farkındalıklar, beklentiler bazen sinir bozucu olmuyor mu?


Fotoğraf: Pink Sherbet Photography

 

Şiddetsizlik

tiger-on-the-stormy-sea-9835

Küçük şişme bota sığışmış onlarca insanın dalgalarla boğuşurken yaşadığı panik içinde herkesle birlikte paniğe kapılıp suyun içine gömülenlerden biri olmak an meselesidir. Ama botun ortasında, hareketsiz ve sağduyuyla sakin kalmaya çalışmak. Çok zor. Bilirsin ki belki gerçekten bot devrilecek. Belki de botun ortasındaki refleksin çevrene yayılacak, çoğunluk sakinleşecek ve botun kıyıya ulaşma ihtimali belirecek.

Şiddetsiz kalmak. Bu fırtınada tutunmaya çalıştığım tek şey. Botun ortasındaki hareketsizlik gibi. Şiddetin her türünün, beğenmemekten, eşit görmemekten, hak görmemekten başlayan, lanet okumaktan, küfretmekten geçen, yok saymaya, katletmeye kadar uzanan şiddetin sadece ve sadece hepimizi alabora edeceğini bilerek.

Ne yapayım! Bu da bir tür direniş belki.

***

*Fotoğraf: http://www.rarewallpapers.com (Tiger on the stormy sea)  

İşte Bir de Müzik Var!

IMG_4345 (1)

“The Natural Singer”, amatör ya da profesyonel olarak şarkı söyleyen, bir zamanlar bir şekilde söylemiş, ya da şimdiye kadar hiç söylememiş herkese açık, kendi sesini bulmak, onu geliştirmek ve bu isteğin önündeki engelleri fark ettirmekle ilgili bir şeyler vaat ediyordu.

Omega Institute’un yıllık programının onbinlerce kişiye ulaştığını düşünecek olursak, bu sayı içinden 25 kişi bulunduğu yerden kalkmış, şarkı söylemek sevdasıyla New York’un trenle 1.5 saat yukarısındaki Rhinebeck denen kasabaya gelmişti. Eğitimi bu alanda önemli başarılar elde etmiş Claude Stein verecekti.

Tam da öyle oldu. 25 kişi içinde sadece birkaç kişi profesyonel olarak müzikle ve şarkı söylemekle uğraşıyordu. Benim de içine dahil olduğum bu grup için yaptığını daha iyi yapmak ve sınırlarını zorlamakla ilgili bir rasyonel bir hedef vardı.

Grubun geri kalanı ise, bu 5 günü her gerçek insani duyguya boyayacak kadar büyük fırçalara ve renkelere sahip bir zenginlikteydi.

Bir zamanlar sesini kullanmış, şarkılar söylemiş ve yıllar sonra ona tekrar kavuşmayı isteyecek kadar Özlemliydi. Tutkuluydu.

Ameliyatlar geçirmiş, ses tellerini kaybetmiş, doktorların yapabileceğin birşey yok demesine rağmen şarkı söylemeye niyet edecek kadar İnançlıydı.

Gençliğin yol ayrımında, yolların nereye götüreceğini bilmediği için Belirsizdi ve denemeye Kararlıydı.

İşinden henüz ayrılmış, Kırılgan, yeni bir sayfayı müzikle açmaya, kendini burada sınamaya karar verecek kadar Cesaretliydi.

Yaşamının son 10-15 yılında, sevdiği bir şeyi daha hayatına katmak isteyecek kadar Çocuksu ve Oyuncuydu.

Kendi kendine şarkı söylemeden duramayan ama kimsenin sesini henüz duymadığı için Güvensiz, ilk denemeyi bizimle yapacak olmasına rağmen Ürkek ve çok İyimserdi.

Herkesin kendi özel durumunu ve beraberindeki o içten duyguyu, seçtiği bir şarkıda grubun geri kalanı ile paylaştığını düşünün. Ve o şarkı boyunca onu dinleyen herkesin kendi dışına çıktığını ve onun davet ettiği yerde bir araya geldiğini ve anladığını. Paylaştığı duyguyu onunla birlikte yaşadığını…

O anda bir kişi olmaktan çıkıp, herkesle birlikte Biz olmayı. Sonra bir başka şarkıda bir başka durumu ve duyguyu yaşamayı. Şarkılarla birlikte fırçanın yedi rengine bulanmayı. Üzerinden günler geçmesine rağmen, müziğin renkleri hala canlı tutmasını…

Oysa ne kadar ender hayatlarımızda, kendi dışımıza çıkıp da, bir başkasıyla samimiyetle, bağrı açık buluşmak. Belki bir dostla, ya da bir aşkta, bir anneyken çocukla, ya da ölümün soluğunda.

İşte bir de müzik var! Müzikle yaşanan buluşmalar, Bir’ken, Biz olmalar.

Bunu nasıl yaparsın, merak etmeden olur mu? Ve sana tutkun olmamak mümkün mü?