#AdaletYürüyüşüm

Adalet yürüyüşü

Adalet yürüyüşünün 20. gününde, yürüyen yaklaşık yirmi bin insandan biriydim. Kocaeli’nde bando eşliğinde başlayan 19 km’lik yürüyüş İzmit ve Derince içinden geçerek Yarımca’da son buldu.

Kalabalık içinde yürürken, birilerinin yanında kalmak kolay değildi. Nitekim ben de bir grupla gelmiştim ama kısa bir süre sonra, kalabalığın isimsiz ve her an her yerde olabilen doğal üyesi oldum. Yanından ayrılmak istemediğim Romanlar ve müziği ile birlikte uzun süre, onları kaybedince de içinden geçtiğimiz şehrin bize bakan pencerelerinin seyrinde uzun zaman yürüdüm.

Yürüyüşün 20. gününün bu yönüyle çok özel olduğunu düşünüyorum şimdi. Bir şehrin içinden geçmiştik. Apartman dairelerinin caddeye cepheli pencerelerinden bakışlarıyla, elleriyle, salladıkları bayraklar, bezlerle selamlayan, yürüyüşe coşkularıyla katılan insanlar, yürüyüşün beni en etkileyen taraflarından biri oldu. Yürürken hemIMG_9569 yürüyen, hem de oradan bakan oldum ve şunu düşündüm: Bu insanlar ve hepimiz yıllardır giderek artan bir şiddette üzerimize çöken bir karabasanın ağırlığı altında, ‘nasıl olsa hiç bir yerimi hareket ettireme-yeceğim’ diyerek, hareket etmeyi istemekten bile vazgeçmiştik. Öğrenilmiş çaresizliğimiz, kabullen-diğimiz gerçeğimiz olmuştu. Ve evet biz bu insanların evinin önünden değil, kalplerinin içinden geçiyorduk. Gerçektik. Binlerce kişinin bedeninde somutlaşmış, yürüyüşe geçmiş ve dile gelen bir adalet talebiydik. İhtiyacı olanın, umut etmeye özlem duyanın içinden geçiyorduk. Bir tür şifaydı bu. Şifa verirken şifalanıyorduk. Çoluğu çocuğu, genci yaşlısı çoktandır kapalı duran pencere kepenklerini açmış, içeri giren güneşin tadını çıkarıyordu. Işıkla kamaşan gözler ışıl ışıl, mutluluktan yaşlıydı.

IMG_9512Yürüyüşün coşkusu içinde düşünmek kolay değil. Ancak yürüyüşün ardından, tanıklığın coşkusunu içinizde hala hissederken düşünmeye kaldığınız yerden, yürüyüşten zihninizde kalanlarla devam ediyorsunuz. Neydi bu kadar güzel olan?

Adalet soyut bir kavram ve katılan her birey veya ve topluluk için pratikte farklı biçimler ifade edebilir. Karşılıklı adaleti konuşmaya başladığımızda aramızda sınırların belirdiği, senin benden ayrıldığı farklı biçimlerine varılabilir. Bu yürüyüşün bu kadar güzel olmasının nedeni tam da buydu. Henüz bu ayrıma gitmeden, adalet isteminin ne kadar kutsal, insanca yaşamanın ne denli vazgeçilmezi olduğunun  tek bir ağızdan dile getirilmesi ve bunu birlikte hissettmenin coşkusuydu.

Bu ortak talep, talep eden herkesin eşitliğini ifade ediyordu. Kim olduğumuz, yanımızdakinin kim olduğu, ne olduğu önemini yitirmişti. Yan yanaydık ve ortak bir derdimiz vardı. Hem kendimiz, hem de herkes adına bir talepte bulunuyorduk. Güzel olan buydu. Bu ortak duygu, bu ortak gerçek her zaman hatırlanmaya, hiç unutmamaya değer bir kutsal. Bundan sonra adalet tanımlarımıza bakarken ve onu yeniden düşünürken, adaleti kendimiz için değil ‘herkes için’ istemenin önünü açacak bir deneyimdi. Tüm deneyimler gibi geçiciydi. Ama yaşanmıştı ve bir iz bırakmıştı. Bu yürüyüşe bunu yaşayacağımı bilerek gelmiştim. Öyle de oldu.

IMG_9505

Dileğim, yürüyerek adaleti arayan ve talep eden herkesin, adaletin herkes için olduğunun, seni/beni, sizi/bizi tanımadığının, ayrımlarla eksildiğinin, kişiselleştirmelerle hükmedici olduğunda birleşmesidir. Adalete eksiltmeden sahip çıkmaktır. Umuyorum, bu deneyim, kutsal saydığımız başka değerlerle adaleti yan yana koyabilmeyi ve evrensellikleri üzerine kafa yormayı kolaylaştırır. İçine doğduğumuz veya empoze edilmiş, bugün adil bir demokrasi toplumu olmamıza engel düşünce kalıplarına ve değerlerine yeniden ve bir adım geriden bakmayı mümkün kılar. Sorgulayabilmenin, soru sormanın ve özgün yanıtlar üretmenin önünü açar. İnanmak istiyorum ki bundan sonra neye evrileceğini henüz bilemediğimiz bu yürüyüş, yarattığı ve oluşturduğu bellekle, belki yakın dönemde, belki daha sonra ama mutlaka daha özgür ve adil bir toplumsal düzenin nedenlerinden biri olacaktır.

 

Advertisements

Esnemeye!

tumblr_n34s6gkykD1soyp8ao1_500

Karşı karşıya gelen her ne ise, aradaki bağ esnemediği zaman meydana gelen kırılmalar.

İkili ilişkilerde ya da toplumdaki kutuplaşmanın sadece kutupları değil, kutuplardaki bireyleri yalnızlıklara, yanlışlıklara, onarılması güç kayıplara karıştıracağı kırılmalar.

Kırılmaların kaynağında, hemen kendini ele vermese bile, derinine indiğinde korku var. Hayatta kalmak, tok kalmak, güvende olmak, özgürlük, kazanılmış hakların veya  konforların kaybı, aidiyet karmaşası, itibar kaybı, yalnızlık. Ya da bilinmeyenle baş edememe kaygısı.

Kırılmaya sürükleyen eğilimler: radikal biçimde muhafaza etme, inkar etme, yok sayma, dışlama…

Kırılmayla birlikte olanlar: kırgınlıklar, yalnızlıklar, yabancılaştırmalar, hakaret, saldırmalar, yok etmeler, tehcirler, soykırımlar.

Karşı karşıya gelen her ne ise, arasındaki bağın esnediği, esneyebildiği zamanlar da var.

Esnemeye götüren eğilimler: iç görü, korkuyu fark etme, merak, empati, anlayış, dürüstlük, alçakgönüllülük

Esnemeyle birlikte olanlar: tolerans, uzlaşı, adalet, gerektiğinde özür, hafifleme, iç huzur, büyük harflerle barış (ve evet polarize bir ortamda bazen yalnızlık)

Bu ikisi çok farklı iki dünya. Eğer korku hakimse, esnemeyi anlamak, anlatmak çok zor. Üstelik esneme paketi içinde hesapta olmayan sorumluluklar, bilinmeyenler, kayıplar, bazen yalnızlıklar varken… Korkuyla hareket ederken her zaman yanında birilerini bulmak daha kolay iken…

Neyse, dileğim, 2016’da esneyebilmek. O kadar esnemek ki, kalbim ruhum her türlü kutbun üzerinde bir kuş gibi süzülsün, yalnızlığın bir dünya misali, uzayda tek başında dönmekten farklı olmadığını, ama içinde milyarlarca can ve tarifsiz güzellik barındırdığını, dönen bir kırkbeşlik gibi, kendine söylesin dursun! Aynı uzayda dönen diğerlerine göz kırpar ve yıldızların müziğini birlikte dinlerken.

Dünya? Seni bu tılsımlı müzik korusun. Toprakların, buzulların huzur bulsun. Barış, üzerinde taşıdığın her canın olsun.

Esnemeye, sevgiye…

2016’ya girmeden birkaç saat önce…

“In Memoriam 24 Nisan”

April24VictimsTartışmalar, iddialar, inkarlar, damıtılmış laflar, tedirgin suskunluklar; şu acı tarihsel gerçeğin yanında soluksuz kalır.

24 Nisan 1915, İstanbul’da, içlerinde şair, yazar, doktor, müzisyen, eğitimci, sanatçı, gazeteci, siyasetçilerin bulunduğu 220(235) Ermeni aydını İstanbul Emniyeti tarafından bir gece operasyonu ile evlerinden alındı, üç vagonluk özel bir trenle Ayaş ve Çankırı’ya ölüme gönderildi. Bu sayı Anadolu’daki tutuklamalarla 3000’i bulacaktı. ‘Aydın kıyımı’ bir başlangıçtı. Ardından gelecekti soyun kırımı. 2 bin yıldır bu topraklarda topraklarda yaşayan ve I. Dünya Savaşı’ndan önce sayıları yaklaşık  1.500.000 olan halktan geriye 100.000’in altında Ermeni kalacaktı. *

“In Memoriam 24 Nisan”, 22 Nisan akşamı İstanbul Kongre Merkezi’nde aydınların anısına düzenlenmişti. Konser, çok değerli Ermeni ve Türk müzisyenleri bir araya getirdi.  Tilbe Saran’ın açılış konuşmasında belirttiği gibi; “Öldürülmeselerdi, memleketimizin farklı köşelerinde daha fazla yazar, şair, mimar, sanatçı yetişecekti. Bu topraklardaki hayat sadece Ermeniler için değil, Ermeni olmayanlar için de daha renkli, daha huzurlu, daha yaşanılır olacaktı. Ve geçmişle gerçekten  hesaplaşılsaydı, 6-7 Eylül olmayacaktı, Dersim’de, Kahramanmaraş’da, Sivas’da katliamlar yaşanmayacaktı.”

22 Nisan 2015 gecesi, olağanüstü güzellikteki müziğin, şiirlerin, izleyen 4000 kişiyi buluşturduğu yerde, kaybın büyüklüğü, devletin aklı, inkarın hışmı karşısında utanmamak mümkün değildi.

Tarih Vakfı Başkanı Bülent Bilmez der ki, “Bireylerin ve toplumların tarihi gerçekleri görmeleri için, en ikna edici belgelerden ve en sağlam tarih yazımından önce, kafa ve gönül açıklığı gereklidir. İyi tarihçiyi, iyi entellektüeli ve hatta iyi yurttaşı belirleyen özelliklerden biri de zihinsel ve duygusal körlüğün söz konusu olup olmadığıdır.”**

Yine o buluştuğumuz yerde, onca kalabalıkla yan yana, göz göze, insana iyi gelen birşey vardı. 4000 kişi. Az değil. Devasa Kongre Merkezi’nde salonunu dolduran müziğe, sözlere eşlik eden kafalar ve gönüller açıktı! O akşam, dışarıda evet yağmur ama havada insanlığın var olduğuna dair umut vardı.

*Ahmet Kuyaş,  “Tehcir Kararından İnsanlık Suçuna”,#tarih Dergisi, Nisan 2015

**Bülent Bilmez,  “Yüzüncü Yılda Soykırımla Yüzleşme ve Tarihçinin Görevi Meselesi”, Toplumsal Tarih, Nisan 2015

***

Akşamın kaydına Youtube’dan ulaşılabiliyor. maxresdefault https://www.youtube.com/watch?v=pp75AEvS6pk . Kalan Müzik’e, konserin gerçekleşmesindeki payları için teşekkürler.

Merhaba Merhamet II

penguin-looks-to-window-light-wide-hd-wallpaper

Bilgi Üniversitesi’nde, “The School of Life” derslerinden birindeydik.* Konumuz ‘merhamet’ti ve 12 Nisan tarihli yazıyı devamını getirmek üzere bırakıp, Bülent Somay’ın şu sözlerinde kalmıştık: “Adalet, intikamla merhamet arasında salınan bir sarkaçtır. İnsanda içgörü ne kadar gelişmişse adalet, merhamet tarafına o kadar yakındır.” (Merhamet: özellikle içinde hiyerarşi barındıran “acımak”tan ayrı tutarak, Latince “compassio” ya da Yunanca “empathia” sözcüklerinin ifade ettiği ‘şiddetli bir duyguyu ya da acıyı eş-hissetme’ idi)

Burada, düşünmeye başladık birlikte ve herkes kendi içinde.

Bir içgörü sorusu olarak, ‘başörtüsü yasağı’ ile ilgili 2000’lerin ortalarına geri gidip, bugüne gelme egzersizinde, nereden nereye geldiğimize baktık. Kişisel deneyimimde, bundan on yıl önce, çalıştığım eğitim kurumunun bahçesinden içeri başı bağlı ebeveyn alınmazdı, üniversitelerde başları bağlı kız öğrenciler derslerine giremezdi. En azından ben, sanki üzerimize serili puslu bir perdenin gözeneklerinden bakar, bir o tarafa bir bu tarafa sallanan sarkacımın nerede durması gerektiğinden emin olamazdım. Bunu hatırlıyorum. Bu perdeyi sıyırmak , ‘evet, ama…’ ile başlayan cümlelerden arınmak kolay olmadı. Bu içgörü turu, diğer bir adıyla hesaplaşma, konunun çevresinde sorularla birlikte 360 derecelik bir daire çizmek gibi ve yeni bir eşikten geçmek gibiydi. Bugün, güneşli bir gün gibi açık olan şey ise, kişinin özgür fikrinin ne olduğununun ve nasıl dışa vurduğunun, bir başka özgür fikir sahibi kişiyi ilgilendiren tek yönünün, onun (ve dolayısıyla kendinin) varlığını sürdürebilme hakkının ‘yanında olması’ gerektiği. Bunun adil olduğu.

Eğer bu olamıyorsa, derinlerimize sinmiş bir korkudan bahsedebiliriz. Kazanılmış özgürlükleri, yaşam biçimini, konfor alanlarını, ya da bizi biz yapan bize göre ne ise, yitirmeye dair bir korkudan…

Sonra bu korkuya bağlı olarak, “ötekinden” kaçınma davranışları gelir- ki bu davranışlar kaçınmadan başlayıp, dışlamaya, tiksinmeye, oradan da yok etmeye kadar gider…

Formül basit aslında, korku içten gelmez, öğrenilir. Gerçek de basit aslında, toplum olarak çok uzun zamandır korkmuşuz, korkmayı öğrenmişiz. Kendi içimizdeki farklılıklardan, farklılığın bir tehdit olmasından endişe etmişiz. Devlet politikaları ve iktidar gücünü bu söylemden almış, eğitim sistemleri  kendini bunu oluşturmaya adamış.

Peki, bu süreçte kimler nasıl konfor ve güvenlik alanlarımızın ötesine sürülmüş? Endişelerimizin ve beraberindeki kaçınmaların, toplum olarak bir süredir yaşadığımız herşeyin ve tüm başka kayıpların üzerindeki oluşturucu etkisi ne olmuş?

Bu soruların yanıtlarını burada konuşmak değil amacım, ancak bir kez pus perdesi kalktı mı ve içgörü pratiği başladı mı insanın başına gelenler. Sorular şeklinde tezahür eden ‘başa gelenler’… Ve bu sorularla bir içgörü pratiğinin işlemeye başlaması demek, bir başkasını devreye geçmesi ve herşeyi, sana yıllardan beri öğretilmiş tüm doktrinleri bir kez daha, üzerlerindeki maskelerden arınmış olarak karşına çıkarması demek. Maskeler arınıp, puslu perde de yere düşünce, geriye sadece “insan” kalması. Güzelim Gezi’de, kısacık da olsa, birbirinden farklı onca insanın birbiri için aynı “insanlık” endişesini duyması, ya da birbiri için aynı “insani” koşullarının yerine gelmesini istemesi gibi.

Artık kendimizi bir Ermeni meselesinin, soykırım mı, değil mi kısır tartışmasının dışına fırlatıp, bilmeyişlerimiz, bilmek istemeyişlerimizden kurtarıp, yaşananları detaylarıyla öğrenmeye gayret edip, öğrendiklerimizi gözümüzün önünde resmederek, yaşanan tüm acılara içten gelen bir ‘anlayışla’ karşılık vermenin zamanıdır. Bu ay tarih dergileri bu konuya özellikle yer veriyorlar ve yayımlanmış çok iyi kitaplar var. **

Ya da çok kritik bir seçim öncesinde, HDP’nin neyi temsil ettiğinden öte, Kürt gerçeğinin kendisini, bildiğimiz 30 çatışma yılı kadar geriye değil, gidebildiğimiz kadar geriye giderek bir kez daha okumanın, cumhuriyet tarihi boyunca, insanların temel ihtiyaçları – devlet uygulamaları- sonuçları zincirine bir kez daha bakarak, ezberlere kazınan haliyle değil, kendi gözlerimizle yeniden görmemizin zamanıdır.

Devlet politikalarının kafası karışık ancak sivil toplum olarak artan bir içgörü sürecindeyiz. Sancılı bir dönüşüm geçiriyoruz. Diğer taraftan en sancılı dönüşüm, aldanmaktan iyidir. Tabuları yıkıyoruz, diplere vuruyoruz, doğruları arıyoruz, kendimizi doğuruyoruz. Toplum olarak istem dışı paralize edilmez, bitkisel hayata girmez de ayağa kalkabilirsek, şu olağanüstü hal, pardon olağanüstü hastane koşullarından yırtıp da kendimizi dışarı atabilirsek, güzel bir Haziran sabahı… yani becerebilirsek bu bizim eserimiz olacak.

Hatta bir umut, adalet sarkacı intikam değil, merhametten yana doğru yer değiştirmiş olarak.

***

*Bilgi Üniversitesi Santral kampüste açılan “The School of Life”ta, Bülent Somay tarafından yapılan atölye çalışması

http://www.theschooloflife.com/istanbul/shop/bulent-somay-ile-merhamet.html

**Ermeni sorunu ile ilgili okuma önerileri:

  • “Ermeni Soykırımı”/ Raymond Kevorkian / İletişim Yayınları
  • “Türk Ulusal Kimliği ve Ermeni Sorunu” / Taner Akçam / İletişim Yayınları
  • Tarih dergileri Nisan sayılarında bu dosyaya geniş çaplı yer vermiş. Özellikle “Toplum ve Bilim”, “#Tarih”, “Birikim”
  • “Tarih ve Tevazu” / Ayşe Kadıoğlu / http://t24.com.tr/yazarlar/ayse-kadioglu-2/tarih-ve-tevazu,11702

Birkaç başka kitap…

  • “Zulüm, Özür, Uzlaşı” (Kürtler, Dindarlar, Gayrimüslimler, Aleviler…) / Ümit Kardaş, Umut yayınları
  • “Geçmişiniz İtinayla Temizlenir” / Cemil Koçak/ İletişim Yayınları
  • “Hakikat ve İnsan Hakları” / Derleyenler: Özkan Agtaş, Bişeng Özdinç / Dipnot Yayınları

Merhaba Merhamet

11094152_770308409731654_2500219450248660393_o         10582873_770308869731608_2200085350086130368_o

Geçen hafta, Bülent Somay’ın Merhamet üzerine yaptığı konuşmanın* katılımcılarındandım. İyi ki de! Konuşmanın sorusu: Daha yaşanılası bir toplum için “Merhamet” kavramını hayata yeniden nasıl dahil edebiliriz?di.

Merhamet, nedir diye yoldan geçen 10 kişiye sorsak, herhalde birbirinden oldukça çok farklı açıklamalar duyarız. Kimi empatiye, kimi acımaya, kimi affetmeye, kimi vicdanlı olmaya yakın tutacaktır merhameti.

Bülent Somay merhameti, özellikle içinde hiyerarşi barındıran “acımak”tan ayrı tutarak, Latince “compassio” ya da Yunanca “empatheia” sözcüklerinin ifade ettiği ‘şiddetli bir duyguyu ya da acıyı eş-hissetmeye’ yakın bir yerde konumlandırarak konuşmasına başladı.

Beyin üzerine yapılan son 10-15 yılın heyecan verici keşiflerinden “ayna nöronlarını” konuştuk. Sadece biz insanlara ve birkaç hayvan türünün sahip olduğu “ayna nöronları”** ile karşımızdakini sadece taklit etmiyor, onda izlediğimiz davranış ve duygu durumunun bir çeşit simülasyonunu kendi içimizde yaparak hissetiği duyguyu ya da düşünceyi anlayabiliyorduk.

Demek ki biz insanların aslında böylesine anlaşılmaz bir dünyada, yanıbaşımızdakini “anlamak” yoluyla olan bitene bir çare bulmak için yeterli donanımımız vardı! Güzel. Peki sorun nerede! Sorun şu ki, her gördüğümüz şey bizde, anlayış ve kabullenişe neden olmuyordu. Gördüğümüz bazı şeyler, merhametin tam karşı kıyısında intikam tohumlarını yeşertmeye neden olabiliyordu. Işte burada ‘içgörü’ye geldik ve Bülent Somay’ın çok yaşayacak sözü “Adalet, intikamla merhamet arasında salınan bir sarkaçtır. İnsanda iç görü ne kadar gelişmişse adalet, merhamet tarafına o kadar yakındır.” neonlarla yandı üstümüzde bir yerde:)

Adalet, intikam, merhamet derken, ister istemez, insanlık hali ya, toplum olarak yakın tarihte yaşadıklarımızı ve tahminen yaşayacaklarımızın içine girip çıkmaya başladık orada ve kendi içimizde. Böylece 3 keyifli saat geçti. O akşam kimbilir, herkesin kendi içinde nerelere aktı “merhamet suları”…

Evrenle de aramızda ‘ayna nöronları’ işliyor olsa gerek ki, hemen ardındaki iki gün içinde iki farklı kez çıktı karşıma merhamet.

Birincisi bir Avusturya-Alman yapımı olan “Die Wand” / “Duvar” *** filminde, doğanın içinde birkaç hayvanı ile tek başına kalarak yaşam mücadelesi veren kadın, hayvanlardan farklı olarak, yaşamak için bir başka hayvanı öldürmeme kararını alabilecek merhamet gücüne sahip tek varlık olarak kendini (insanoğlunu) görüyordu.

İkincisi ise elimdeki kitap içinde, Antik Romalı düşünür Seneca’nın “Hoşgörü Üzerine” ****metni tam da merhameti ve sarkacın adil konumunu esas alarak, mutlak iktidar sahibi bir kişinin sahip olması gereken erdemlerden bundan 2000 yıl önce, inanılmaz güzellikte bahsediyordu.

Bu bir sonraki yazının girişi olsun. Çünkü bir sonrakinde, bu keyifli “The School of Life” dersinde akmaya başlayan suyun izini takip edip başka bir yere geleceğim.

____________________________

*Bilgi Üniversitesi Santral kampüste açılan “The School of Life”ta, Bülent Somay tarafından yapılan atölye çalışması

http://www.theschooloflife.com/istanbul/shop/bulent-somay-ile-merhamet.html

**Dan Siegel empati ve ayna nöronlarını anlatıyor bu youtube görselinde, On the basis of empathy:  https://www.youtube.com/watch?v=CnvSRvmRlgA

***“Die Wand” / Duvar / The Wall (2012), Yönetmen: Julian Pölsler

****Seneca, “Hoşgörü Üzerine, Ruh Dinginliği Üzerine”, Doğubatı Yayınları, 2014

Düşüncesiz Şiddet Yerine

Özgecan cinayeti ile birikmiş acı suları gürül gürül akmaya başladı.

Birikmişti çünkü, kadına yönelik şiddet son yıllarda, akıl almaz ölçülerde artarken, kanun, her zaman erkekten yana, onur, iffet, tahrik gibi nedenlerle hafifletililmiş cezalarla şiddeti haklı göstererek bir insan canını gölgede bırakmaya devam etti. İnsanın biricik yaşam hakkı, kendi hayatı için karar verme özgürlüğü erkek egemen kanun karşısında iyice kırılganlaştı.

Ölçülen ölçülemeyen, bilinen bilinemeyen sayısız türde şiddet, ölüme varsın varmasın haklılığını bir şekilde muhafaza etti.

Bu cinayet sonrasında, idam cezası olsun, olmasın diye tartışmak durulabilecek en faydasız noktadır. Bir can almak hiçbir zaman iyileştirici bir uygulama olamaz. Ölüm için bir neden yaratmak, kaçındırmak istediği davranış için örnek olmaktan ve yeni nedenler yaratmaktan öteye gidemez.

Önemli olan, adalet sistemi içinde, erkek egemen bir anlayıştan bağımsız, insanın yaşam hakkını gözeten bir yargının işleyebilmesidir. Şiddetin hiçbir nedenle mazur görülmeyecek şekilde, hafifletilemeden ceza karşılığnı alabilmesidir. Çabamız ve sesimiz, önce bunu mümkün kılacak bir yargı için olmalıdır. Gerçek caydırıcı unsur, şiddete meyilli kişinin, suçu karşısında hiç bir hafifletici nedenin bahanesi olmayacağını bilmesidir.

Diğer taraftan, son yıllarda, kadının erkeğin şiddetini haklı çıkaracak davranışları, iktidar sahipleri tarafından bir bir sıralanmakta. ‘Kadın herkes içinde kahkaya atmayacak’ vb nasihatlar dört yanımızı sardı. Ne yazık ki, bu önerilerin hiçbirinde erkeğin aklına, vicdanına ve sorumluluğuna dair en küçük bir nokta bulunmuyor.

Neredeyse, kadın bedeni olmasa, erkek onurlu, iffetli olmak için bir neden bulamayacak. Neredeyse erkeğin akıl ve ruh birliğinin, kendi iç muhasebesinin, içine karıştığı şiddet olaylarında hiçbir hükmü yok. Ne yazık! Acaba bu ortam, erkeğin şiddetini, en baştan haklı çıkaracak şekilde işliyor olabilir mi? Bu üzerinde düşünmeye değer bir soru değil mi?

Bu düzene, bu düzeni körükleyen anlayışa, söz sahiplerine ulaşmalı sesimiz. Sadece bu topraklar için değil, dünyanın pek çok yerinde, düşüncesiz şiddetin yerini düşünen tepkilere bırakması için… Düşünen, anlayan, değer veren, seven… Sadece barışçıl yollarla sorunlarımızı çözümlemeyebildiğimiz.