Esnemeye!

tumblr_n34s6gkykD1soyp8ao1_500

Karşı karşıya gelen her ne ise, aradaki bağ esnemediği zaman meydana gelen kırılmalar.

İkili ilişkilerde ya da toplumdaki kutuplaşmanın sadece kutupları değil, kutuplardaki bireyleri yalnızlıklara, yanlışlıklara, onarılması güç kayıplara karıştıracağı kırılmalar.

Kırılmaların kaynağında, hemen kendini ele vermese bile, derinine indiğinde korku var. Hayatta kalmak, tok kalmak, güvende olmak, özgürlük, kazanılmış hakların veya  konforların kaybı, aidiyet karmaşası, itibar kaybı, yalnızlık. Ya da bilinmeyenle baş edememe kaygısı.

Kırılmaya sürükleyen eğilimler: radikal biçimde muhafaza etme, inkar etme, yok sayma, dışlama…

Kırılmayla birlikte olanlar: kırgınlıklar, yalnızlıklar, yabancılaştırmalar, hakaret, saldırmalar, yok etmeler, tehcirler, soykırımlar.

Karşı karşıya gelen her ne ise, arasındaki bağın esnediği, esneyebildiği zamanlar da var.

Esnemeye götüren eğilimler: iç görü, korkuyu fark etme, merak, empati, anlayış, dürüstlük, alçakgönüllülük

Esnemeyle birlikte olanlar: tolerans, uzlaşı, adalet, gerektiğinde özür, hafifleme, iç huzur, büyük harflerle barış (ve evet polarize bir ortamda bazen yalnızlık)

Bu ikisi çok farklı iki dünya. Eğer korku hakimse, esnemeyi anlamak, anlatmak çok zor. Üstelik esneme paketi içinde hesapta olmayan sorumluluklar, bilinmeyenler, kayıplar, bazen yalnızlıklar varken… Korkuyla hareket ederken her zaman yanında birilerini bulmak daha kolay iken…

Neyse, dileğim, 2016’da esneyebilmek. O kadar esnemek ki, kalbim ruhum her türlü kutbun üzerinde bir kuş gibi süzülsün, yalnızlığın bir dünya misali, uzayda tek başında dönmekten farklı olmadığını, ama içinde milyarlarca can ve tarifsiz güzellik barındırdığını, dönen bir kırkbeşlik gibi, kendine söylesin dursun! Aynı uzayda dönen diğerlerine göz kırpar ve yıldızların müziğini birlikte dinlerken.

Dünya? Seni bu tılsımlı müzik korusun. Toprakların, buzulların huzur bulsun. Barış, üzerinde taşıdığın her canın olsun.

Esnemeye, sevgiye…

2016’ya girmeden birkaç saat önce…

Merhaba Merhamet II

penguin-looks-to-window-light-wide-hd-wallpaper

Bilgi Üniversitesi’nde, “The School of Life” derslerinden birindeydik.* Konumuz ‘merhamet’ti ve 12 Nisan tarihli yazıyı devamını getirmek üzere bırakıp, Bülent Somay’ın şu sözlerinde kalmıştık: “Adalet, intikamla merhamet arasında salınan bir sarkaçtır. İnsanda içgörü ne kadar gelişmişse adalet, merhamet tarafına o kadar yakındır.” (Merhamet: özellikle içinde hiyerarşi barındıran “acımak”tan ayrı tutarak, Latince “compassio” ya da Yunanca “empathia” sözcüklerinin ifade ettiği ‘şiddetli bir duyguyu ya da acıyı eş-hissetme’ idi)

Burada, düşünmeye başladık birlikte ve herkes kendi içinde.

Bir içgörü sorusu olarak, ‘başörtüsü yasağı’ ile ilgili 2000’lerin ortalarına geri gidip, bugüne gelme egzersizinde, nereden nereye geldiğimize baktık. Kişisel deneyimimde, bundan on yıl önce, çalıştığım eğitim kurumunun bahçesinden içeri başı bağlı ebeveyn alınmazdı, üniversitelerde başları bağlı kız öğrenciler derslerine giremezdi. En azından ben, sanki üzerimize serili puslu bir perdenin gözeneklerinden bakar, bir o tarafa bir bu tarafa sallanan sarkacımın nerede durması gerektiğinden emin olamazdım. Bunu hatırlıyorum. Bu perdeyi sıyırmak , ‘evet, ama…’ ile başlayan cümlelerden arınmak kolay olmadı. Bu içgörü turu, diğer bir adıyla hesaplaşma, konunun çevresinde sorularla birlikte 360 derecelik bir daire çizmek gibi ve yeni bir eşikten geçmek gibiydi. Bugün, güneşli bir gün gibi açık olan şey ise, kişinin özgür fikrinin ne olduğununun ve nasıl dışa vurduğunun, bir başka özgür fikir sahibi kişiyi ilgilendiren tek yönünün, onun (ve dolayısıyla kendinin) varlığını sürdürebilme hakkının ‘yanında olması’ gerektiği. Bunun adil olduğu.

Eğer bu olamıyorsa, derinlerimize sinmiş bir korkudan bahsedebiliriz. Kazanılmış özgürlükleri, yaşam biçimini, konfor alanlarını, ya da bizi biz yapan bize göre ne ise, yitirmeye dair bir korkudan…

Sonra bu korkuya bağlı olarak, “ötekinden” kaçınma davranışları gelir- ki bu davranışlar kaçınmadan başlayıp, dışlamaya, tiksinmeye, oradan da yok etmeye kadar gider…

Formül basit aslında, korku içten gelmez, öğrenilir. Gerçek de basit aslında, toplum olarak çok uzun zamandır korkmuşuz, korkmayı öğrenmişiz. Kendi içimizdeki farklılıklardan, farklılığın bir tehdit olmasından endişe etmişiz. Devlet politikaları ve iktidar gücünü bu söylemden almış, eğitim sistemleri  kendini bunu oluşturmaya adamış.

Peki, bu süreçte kimler nasıl konfor ve güvenlik alanlarımızın ötesine sürülmüş? Endişelerimizin ve beraberindeki kaçınmaların, toplum olarak bir süredir yaşadığımız herşeyin ve tüm başka kayıpların üzerindeki oluşturucu etkisi ne olmuş?

Bu soruların yanıtlarını burada konuşmak değil amacım, ancak bir kez pus perdesi kalktı mı ve içgörü pratiği başladı mı insanın başına gelenler. Sorular şeklinde tezahür eden ‘başa gelenler’… Ve bu sorularla bir içgörü pratiğinin işlemeye başlaması demek, bir başkasını devreye geçmesi ve herşeyi, sana yıllardan beri öğretilmiş tüm doktrinleri bir kez daha, üzerlerindeki maskelerden arınmış olarak karşına çıkarması demek. Maskeler arınıp, puslu perde de yere düşünce, geriye sadece “insan” kalması. Güzelim Gezi’de, kısacık da olsa, birbirinden farklı onca insanın birbiri için aynı “insanlık” endişesini duyması, ya da birbiri için aynı “insani” koşullarının yerine gelmesini istemesi gibi.

Artık kendimizi bir Ermeni meselesinin, soykırım mı, değil mi kısır tartışmasının dışına fırlatıp, bilmeyişlerimiz, bilmek istemeyişlerimizden kurtarıp, yaşananları detaylarıyla öğrenmeye gayret edip, öğrendiklerimizi gözümüzün önünde resmederek, yaşanan tüm acılara içten gelen bir ‘anlayışla’ karşılık vermenin zamanıdır. Bu ay tarih dergileri bu konuya özellikle yer veriyorlar ve yayımlanmış çok iyi kitaplar var. **

Ya da çok kritik bir seçim öncesinde, HDP’nin neyi temsil ettiğinden öte, Kürt gerçeğinin kendisini, bildiğimiz 30 çatışma yılı kadar geriye değil, gidebildiğimiz kadar geriye giderek bir kez daha okumanın, cumhuriyet tarihi boyunca, insanların temel ihtiyaçları – devlet uygulamaları- sonuçları zincirine bir kez daha bakarak, ezberlere kazınan haliyle değil, kendi gözlerimizle yeniden görmemizin zamanıdır.

Devlet politikalarının kafası karışık ancak sivil toplum olarak artan bir içgörü sürecindeyiz. Sancılı bir dönüşüm geçiriyoruz. Diğer taraftan en sancılı dönüşüm, aldanmaktan iyidir. Tabuları yıkıyoruz, diplere vuruyoruz, doğruları arıyoruz, kendimizi doğuruyoruz. Toplum olarak istem dışı paralize edilmez, bitkisel hayata girmez de ayağa kalkabilirsek, şu olağanüstü hal, pardon olağanüstü hastane koşullarından yırtıp da kendimizi dışarı atabilirsek, güzel bir Haziran sabahı… yani becerebilirsek bu bizim eserimiz olacak.

Hatta bir umut, adalet sarkacı intikam değil, merhametten yana doğru yer değiştirmiş olarak.

***

*Bilgi Üniversitesi Santral kampüste açılan “The School of Life”ta, Bülent Somay tarafından yapılan atölye çalışması

http://www.theschooloflife.com/istanbul/shop/bulent-somay-ile-merhamet.html

**Ermeni sorunu ile ilgili okuma önerileri:

  • “Ermeni Soykırımı”/ Raymond Kevorkian / İletişim Yayınları
  • “Türk Ulusal Kimliği ve Ermeni Sorunu” / Taner Akçam / İletişim Yayınları
  • Tarih dergileri Nisan sayılarında bu dosyaya geniş çaplı yer vermiş. Özellikle “Toplum ve Bilim”, “#Tarih”, “Birikim”
  • “Tarih ve Tevazu” / Ayşe Kadıoğlu / http://t24.com.tr/yazarlar/ayse-kadioglu-2/tarih-ve-tevazu,11702

Birkaç başka kitap…

  • “Zulüm, Özür, Uzlaşı” (Kürtler, Dindarlar, Gayrimüslimler, Aleviler…) / Ümit Kardaş, Umut yayınları
  • “Geçmişiniz İtinayla Temizlenir” / Cemil Koçak/ İletişim Yayınları
  • “Hakikat ve İnsan Hakları” / Derleyenler: Özkan Agtaş, Bişeng Özdinç / Dipnot Yayınları

Merhaba Merhamet

11094152_770308409731654_2500219450248660393_o         10582873_770308869731608_2200085350086130368_o

Geçen hafta, Bülent Somay’ın Merhamet üzerine yaptığı konuşmanın* katılımcılarındandım. İyi ki de! Konuşmanın sorusu: Daha yaşanılası bir toplum için “Merhamet” kavramını hayata yeniden nasıl dahil edebiliriz?di.

Merhamet, nedir diye yoldan geçen 10 kişiye sorsak, herhalde birbirinden oldukça çok farklı açıklamalar duyarız. Kimi empatiye, kimi acımaya, kimi affetmeye, kimi vicdanlı olmaya yakın tutacaktır merhameti.

Bülent Somay merhameti, özellikle içinde hiyerarşi barındıran “acımak”tan ayrı tutarak, Latince “compassio” ya da Yunanca “empatheia” sözcüklerinin ifade ettiği ‘şiddetli bir duyguyu ya da acıyı eş-hissetmeye’ yakın bir yerde konumlandırarak konuşmasına başladı.

Beyin üzerine yapılan son 10-15 yılın heyecan verici keşiflerinden “ayna nöronlarını” konuştuk. Sadece biz insanlara ve birkaç hayvan türünün sahip olduğu “ayna nöronları”** ile karşımızdakini sadece taklit etmiyor, onda izlediğimiz davranış ve duygu durumunun bir çeşit simülasyonunu kendi içimizde yaparak hissetiği duyguyu ya da düşünceyi anlayabiliyorduk.

Demek ki biz insanların aslında böylesine anlaşılmaz bir dünyada, yanıbaşımızdakini “anlamak” yoluyla olan bitene bir çare bulmak için yeterli donanımımız vardı! Güzel. Peki sorun nerede! Sorun şu ki, her gördüğümüz şey bizde, anlayış ve kabullenişe neden olmuyordu. Gördüğümüz bazı şeyler, merhametin tam karşı kıyısında intikam tohumlarını yeşertmeye neden olabiliyordu. Işte burada ‘içgörü’ye geldik ve Bülent Somay’ın çok yaşayacak sözü “Adalet, intikamla merhamet arasında salınan bir sarkaçtır. İnsanda iç görü ne kadar gelişmişse adalet, merhamet tarafına o kadar yakındır.” neonlarla yandı üstümüzde bir yerde:)

Adalet, intikam, merhamet derken, ister istemez, insanlık hali ya, toplum olarak yakın tarihte yaşadıklarımızı ve tahminen yaşayacaklarımızın içine girip çıkmaya başladık orada ve kendi içimizde. Böylece 3 keyifli saat geçti. O akşam kimbilir, herkesin kendi içinde nerelere aktı “merhamet suları”…

Evrenle de aramızda ‘ayna nöronları’ işliyor olsa gerek ki, hemen ardındaki iki gün içinde iki farklı kez çıktı karşıma merhamet.

Birincisi bir Avusturya-Alman yapımı olan “Die Wand” / “Duvar” *** filminde, doğanın içinde birkaç hayvanı ile tek başına kalarak yaşam mücadelesi veren kadın, hayvanlardan farklı olarak, yaşamak için bir başka hayvanı öldürmeme kararını alabilecek merhamet gücüne sahip tek varlık olarak kendini (insanoğlunu) görüyordu.

İkincisi ise elimdeki kitap içinde, Antik Romalı düşünür Seneca’nın “Hoşgörü Üzerine” ****metni tam da merhameti ve sarkacın adil konumunu esas alarak, mutlak iktidar sahibi bir kişinin sahip olması gereken erdemlerden bundan 2000 yıl önce, inanılmaz güzellikte bahsediyordu.

Bu bir sonraki yazının girişi olsun. Çünkü bir sonrakinde, bu keyifli “The School of Life” dersinde akmaya başlayan suyun izini takip edip başka bir yere geleceğim.

____________________________

*Bilgi Üniversitesi Santral kampüste açılan “The School of Life”ta, Bülent Somay tarafından yapılan atölye çalışması

http://www.theschooloflife.com/istanbul/shop/bulent-somay-ile-merhamet.html

**Dan Siegel empati ve ayna nöronlarını anlatıyor bu youtube görselinde, On the basis of empathy:  https://www.youtube.com/watch?v=CnvSRvmRlgA

***“Die Wand” / Duvar / The Wall (2012), Yönetmen: Julian Pölsler

****Seneca, “Hoşgörü Üzerine, Ruh Dinginliği Üzerine”, Doğubatı Yayınları, 2014