2018, Beni Adımla Çağır

“Beni Adınla Çağır” (Call Me By Your Name, 2017, Yön: Luca Guadagnino) izledikten sonra görülmeyen bir pelerin gibi üzerimize dolanan, yıldız tozundan etkisi günlerce devam eden filmlerden biri oldu benim için. Parelel zamanda yaşadığım diğer tesadüf olmayan tesadüflerle de ben değil, bu yazı kendini yazmaya koyuldu.

Bundan dört gün önce, The School of Life İstanbul’da kariyer üzerine vereceğim bir eğitimin* çevirilerini yaptığım bir günün akşamında izledim filmi. Metinde ve alıştırmaların içinde geçen ‘Aile Senaryoları’ için şu sözleri çevirmiştim, “aile beklentileri arka fonda hala işliyor, önem taşıyor ve kariyer seçim sürecimize etki ediyor- bunları biz farkında olmadan yapıyor.” Çevirirken düşündürdü, düşündürürken anımsattı. Beni otuz yıl geriye götürdü. Babama mektup 1988Merdivenlerden ışık hızıyla inip, babama ait kutunun kapağını açıp, üniversite son sınıfta onlara sormadan aldığım bazı kararlarla ve yaptığım değişimlerle ilgili anne ve babama gönderdiğim 6 sayfalık mektubu açtırdı. Tam otuz yıl sonra o satırlara göz gezdirdi. O satırlarda, Harbiye’de bir restoranda gitar çalıp şarkı söylemeye başlamış, buradan kazandığı parayla 6 kişilik yurt odasından tek kişilik bir odaya çıkmış, bir taraftan onların sevgi ve onayını kaybetmekten korkan ama bir taraftan maddi manevi her türlü reddi göze almış bir genç kız vardı. Bu satırları postaya verdikten sonraki 24 saatlik şüpheli bekleyişi hala hatırlarım. Bu bağımsız davranışımı ya kendi yörüngelerinden, otoritelerinden sapma olarak değerlendirip rest çekeceklerdi, ya da irademe saygı duyacaklar ve yanımda olmaya karar vereceklerdi. Birincisi değil, ikincisi oldu. Onlara mektupta çizimlerini gönderdiğim tek kişilik odama, evden ayrılmadan dinlemeyi sevdiğim plakları gönderdi babam. Ve hayat böylece devam etti. Şimdi bakıyorum, o zamanların ürkek ama cesur girişimleri, şimdi hala hayatımda devam eden müzik kariyerinin yapı taşları olmaktaymış.

Filmde ise, kendini aşkta, aynı cinsten bir başkasının aşkında bulan genç bir erkeğin öyküsü vardı. Elio ve Oliver birbirilerine kendi isimleriyle seslendiler. Aşkta birbirinin içinde kaybolmanın, bir başkasının ismine teslim olmanın olağanüstü zerafetle işlendiği bir filmdi. Filmin içindeki kahramanlardan bir başka ikisi de, aşkın içinde kendi kimlik keşfinde olan 17 yaşındaki Elio’nun coşkusunun, kafa karışıklığının, acısının yanında olan anne babasıydı. Geçmişten yakaladığım, izledikten sonra mektupa koşturan, kendi çocuklarım için olmak istediğim, her koşulda önündeki varlığın kendi yaşamı ve yaşam iradesi önünde saygıyla eğilen ve sevgiyle sarılan bir anne baba olmanın en güzel örneklerinden biriydi. Dayanamadım, babanın oğluyla yaptığı konuşmayı kağıda döktüm. Baba, Elio’nun kendisine açmadığı gerçeğini bildiğini ve onun yanında olduğunu hatırlamak isteyen şu sözleri söylüyordu.

Beni Adımla Çağır“ -Hiç beklemediğimiz anda, doğa ana bir katakulli çevirip en zayıf noktamızı bulur. Sadece… yanında olduğumu hatırla. Şu anda hiçbir şey hissetmiyor olabilirsin. Belki hiç bir zaman bir şey hissetmek istemeyeceksin. Bu konuları benimle konuşmak istemiyor olabilirsin ama… önceden açıkça hissettiğin şeyi yeniden hisset. Bak, güzel bir arkadaşlık kurdunuz. Belki arkadaşlıktan da öteydi. Ve ben size imreniyorum. Benim yerimdeki çoğu ebeveyn tüm bunların unutulup gitmesini ister. Oğullarının bundan kurtulması için dua eder ama.. ben o ebeveynlerden değilim. Yaralarımız hızla iyileşsin diye kendimizi hırpalayıp dururuz. Otuz yaşına geldiğimizde de çökmüş oluruz. Ve her yeni biriyle her başlangıcımızda sunacağımız daha az şeyimiz kalır. Ama kendini bir şey hissetmemek için zorlamak ya da hiçbir şey hissetmemek… ne büyük kayıp olur. Yersiz mi konuştum?

_ … (Elio, hayır anlamında başını sallar)

Beni Adınla Çağır_ O halde bir şey daha söyleyeceğim. Şüpheleri gidermiş olur. Yaklaşmış olsam da asla sizin gibi bir şey yaşayamadım. Bir şey beni hep tuttu. Ya da engel oldu. Hayatını nasıl yaşadığın seni ilgilendirir. Sakın bunu unutma. Kalbimiz ve bedenimiz bizlere bir kereye mahsus verilmiştir. Sonra bir de bakarsın kalbin yorgun düşmüş. Bedenin de kimsenin bakmayacağı bir hale gelmiş. Yanına yaklaşmak istenilmesi şöyle dursun. Şu anda kederlisin. Acı çekiyorsun. Bunu yok etme. Aldığın keyfi de öyle.” 

IMG_5161Ve bu bir dizi yaşantı, dün akşam bir başka çekim gücüyle gittiğim Arbil Celen Yunca’nın “Döngünün Gücü Masalı” ile tamamlandı. İyi ki gittim ve Arbil’i yakından tanıdım. Dün akşamdan bende kalan şarkılar, masal kahramanları, anlaşmalar hala işlemekte… Bu masalların içinde bir yerde bir baba ve bir kızın arasında, henüz kızının iradesine hakkını teslim etmemiş bir üst irade ve bu yüzden serbest kalamamış bir sevgi vardı. Bu yüzden acı çeken ve acısı kalp atışına dokunan bir baba vardı.

Beni Adınla Çağır… Babama mektup… Aile Senaryoları… Döngünün Gücü Masalı

Dört gün içinde bu dörtlünün buluşması bir tesadüf mü? Hayır, demek yerine, ‘tesadüf’ için Ömer Faruk’un “Yarabıçak” kitabından bir alıntıyı (s. 207) paylaşayım ve bunlar son sözler olsun. 2018’in iradeye ve özgürlüklere saygı duyabildiğimiz ve bunu sevgiyle yapabildiğimiz bir yıl olabilmesi dileğiyle…

Göçebe düşünceyi benimseyenler tıpkı okyanusa akan ırmak gibi durmaz, dolaşır, atlar, deler ve hep akar; onu bağlamaya çalışan kod’lara aldırış etmez, hayatın tüm veçhelerine kendini açar, hiçbir sınır onu durdurmaz… Onlar için “tesadüf” uzak bir olasılık olmaktan çıkar, mümkün olana dönüşür; hayatın “tesadüf” çağrısı duyulabilir, görülebilir, dokunulabilir, koklanabilir, tadılabilir hale gelir. “Tesadüf” hayatın sana hazırladığı sürprizdir, yaşadığını gösteren çığlıktır!”

***

* “Kariyer Potansiyelimizi Nasıl Belirleriz?” Alain de Button tarafından hazırlanmış ve The School of Life İstanbul bünyesinde verilen bir atölye çalışması. İlk eğitim tarihi 28 Şubat 2018. Hakkında daha fazla bilgi için; https://www.theschooloflife.com/istanbul/program/herey/kariyer-potansiyelimizi-nasil-belirleriz/√

 

Advertisements

Sevgiden vazgeçmeyin!

Film kritiği değil ama iştahlı bir izleyici olarak bu seneki Filmekimi turumu tamamlamak üzereyim. Şimdiye dek izlediğim filmler birbiri ardına ve altan alta öyle hoş bağlantılar kurdular ki, bağlara dolanmadan geçemeyeceğim.

i-daniel-blake-3Ben, Daniel Blake!” Ken Loach’un sosyal adaletsizlik, direniş ve dayanışma üzerine etkileyici filmi. Filmde kahramanların yalnızlığa itildiği yerde sevgisizlik ve karamsar bir mücadele, dayanışmanın olduğu yerlerde cesaretli bir sevgi, küçük bir çocuğun konuşmaya, kendini açmaya, yalnız bir kadının güvenmeye başladığı anlarda içtenliğini hissettiği ilgi ve şefkat var.

Yine bir başka film, Pedro Almodovar’ın “Julieta”sı. Hayatında iki kez farklı zamanlarda ancak bir anda çok sevdiği iki kişinin yok olup gitmesi ardından film boyunca onu ele geçirecek obsesif boşluk içine hücum eden onca yıkıcı farklı duyguyu yaşayan Julieta’nın filmi.

the_commune_photo_by_christian_geisnaes

Danimarkalı yönetmen Thomas Vinterberg’in “Komün”ü, 1970’lerde bir evin içinde komün olarak yaşamaya niyet eden ve ilişkiler içindeki beklenmedik gelişmelerin aklı, duygusal ihtiyaçlarla karşı karşıya getiren filmi. Akıl sınırsız olasılıkların merakında giderken, sevgiyi bir nedenden dolayı artık göremediğinde ya da hissedemediğinde ve de sevgi için umudu kalmadığında kalbin acıdığı, hatta ‘durduğu’ bir film.

frantzHemen ardından aynı gün içinde izlediğim “Frantz” ise, aşkın ölüm acısının yerini alabilme gücü, karşılık bulmadığında ise ölüme teslim olabilmesinin güçlü bir hikayesi. Francois Ozon’un siyah beyaz filmi, umudun bittiği anda yine belli belirsiz bir ölüm fikrinin izleyeni kuşatması.

Son iki filmi de arkadaşım Bilge Selçuk ile görmüş, arasında, bitiminde sohbetlerle filmleri devam ettirmiştik. Benzer görüşlerde dolaşırken, Bilge bana “Balıklar Kadar Sevebilir miyiz?”* Birgün Pazar yazısını okuyup okumadığımı sordu. Bilge’nin pazar yazılarını kaçırmamaya gayret ederken, 17 Temmuz tarihli yazıyı okumamışım gerçekten. Bilge bu keyifli yazısında, insan olarak sevgiyle, şefkatle ve dokunmayla iyileştiğimizi, yüceldiğimizi, yoksunluğunda küçüldüğümüzü, parçalandığımızı yazıyordu. Balıkların bile kanatlarıyla birbirine dokunmasının yarattığı yaşamsal güce yer veriyor, bugün yaşadığımız pek çok problemin kökenine yönelik birbirimizden ne kadar uzaklaştığımıza vurgu yapıyordu. Okudum ve evet dedim. Evet, gerçekten bu yazı dünkü filmlerle çok alakalıydı.

paterson_producers_interview_no_film_school_3

Yazıyı okuduktan hemen sonra izlediğim Jim Jarmush’un filmi “Paterson” ise, bir şaire beden olmuştu. Bir bar sahnesinde, aşkına karşılık bulamayan bir karakter ‘aşk olmazsa yaşamanın anlamı ne?’ diye sorarken Paterson aşıktı, mutluydu, şairdi, yazıyordu. Şiir yazmak üzerine, şiiri yazan üzerine yapılmış hoş bir filmdi. Ve son saniyeler, Paterson’un babasından dinlediği bir şarkıdan aklında kalan bir dizeyle bitiyordu. “Balık olmak ister misin?

Bilge’yle çok sevdiğimiz Kadıköy’e vapurla gitmiştik. Vapur seyirde, biz içimize boğazın nefesini çekerken, metrelerce altımızda balıklar kanatlarını birbirine dokundurarak yüzüyorlardı. Yine o dakikalarda Melli O’Brien’dan posta kutuma kısa bir mesaj düştü. “Her zaman seçeneğiniz vardır, sevgiyi seçin.

Dünyada bunca acı ve yıkım varken, ruhumuzu ele geçirmeye kasıtlı çaresizlik ve umutsuzluğun bir dev gibi karşımızda dikilmesine rağmen, yaşadıklarımız, yazdıklarımız ve izlediklerimiz birbirini bu denli şiirsel bir biçimde işaret ediyor ve şöyle diyordu: tutunabileceğiniz bu an ve hayatlarınızda yaşadığınız, yaşatabildiğiniz sevgileriniz var. Seçimlerinizi sevgiden yana yapmaktan vazgeçmeyin!

***

*”Balıklar Kadar Sevebilir miyiz?” Bilge Selçuk

http://www.birgun.net/haber-detay/baliklar-kadar-sevebilir-miyiz-120279.html