Bir Çıkış Yolu: Şarkılar

Bu bir peri masalı diyeceğim, masal değil. İnanılmaz diyeceğim, son derece gerçek. Dünyanın bir coğrafyasında, olağanüstü baskı koşullarında, ırkçılığa karşı verilen mücadelenin efsanevi ilham kaynağı, bir başka coğrafyasında, hatta kendi vatanında neredeyse hiç kimse. Sixto Rodriguez. Amerikalı şarkı/söz yazarı. Searching for Sugar Man (2012) (“Şeker Adamın İzinde”) İsveçli yönetmen Malik Bendjelloul’un bu masalsı hayat hikayesini belgeleyen filmi!

Filmin gerçeği bir yana, kendi yaşadıklarımızla çağrışımlar, oyuncuların değiştiği ama oyunun aynı kaldığı tarihten parçalar… ve yine hep gördüğümüz ve göreceğimiz gibi, müziğin bu değişmez senaryodaki değişmez yeri: özgürleştirici, harekete geçiren ve ebedi.

Çok iyi geldi! Müzikten neden vazgeçmemeli, neden inat etmeli, hem yazan hem dinleyen olarak, ona değerini nasıl daha fazla vermeli… sorulabilecek sorular bunlar. Sadece müzik değil tabii, mevcut düzeni sorgulayabilen her mecrada, edebiyatta, sanatta, kirli ellerin ulaşamadığı, bastırsa da kendine yeni çıkışlar bulabileceği özgür alanlar bunlar. Ancak orada bir yerlerde, “Bir çıkış yolu var!”

sugarman-1

Filmden alıntılar

“Albüm fevkalade popular olmuştu. Biz Güney Afrikalıların çoğuna göre o hayatımızın film müziğiydi. 70’lerin ortasında bir pikabı ve pop albümleri olan beyaz, liberal ve orta sınıf ailenin evine girer ve plakları çevirirseniz mutlak suretle Beatles’ın ‘Abbey Road’ albümünü görürdünüz. Simon ve Garfunkel’ın ‘Bridge Over Troubled Water’ albümünü de 81hal6t9z9l-_sl1471_görürdünüz. Ve Rodriguez’in ‘Cold Fact’ albümünü de görürdünüz. Bize göre, tüm zamanların en ünlü albümlerinden biriydi. İçerdiği mesaj şuydu: “Mevcut düzene karşı ol”. Bir şarkının adı, “Anti-Establisment Blues” (“Anti-Düzen Blues”) idi. Biz düzene karşı olmanın ne demek olduğunu bile bilmiyorduk, ta ki Rodriguez’in şarkılarını pikaba koyup dinleyene kadar. Ve gördük ki, toplumuna karşı çıkman normaldi, toplumuna kızgın olman da normaldi. Çünkü biz ırkçılığın son bulması çabasına karşı her türlü önlemin alındığı bir toplumda yaşıyorduk. Bu albüm bir şekilde bu yarayı içinde barındırıyordu. Şarkının sözleri biz bastırılmış insanları özgür bırakıyordu. Her devrim bir şarkıya ihtiyaç duyar. Ve Güney Afrika’da Cold Fact insanlara akıllarını özgür bırakma ve farklı düşünmeye başlamaları iznini veren albümdü.”

 South African Essay“Geri dönüp baktığınızda ırkçılığın tam ortasındaydık, ırkçılığın doruğundaydık. Güney Afrika dünyadaki birçok ülkenin yaptırımları altındaydı. Güney Afrikalı müzisyenler deniz aşırı ülkelerde konser veremiyordu. Yabancı oyuncuların Güney Afrika’yı ziyaret etmesi yasaktı. Güney Afrika ve dünyanın geri kalanı arasında tam bir kapalı kapılar durumu vardı. Dünyadaki ülkeler Apartheid* hükümeti hakkında korkunç şeyler söylüyorlardı ancak
800x800_pic6504bundan bizim haberimiz yoktu çünkü haberler devletin kontrolündeydi. Nüfusun çoğu tecrid edildi. Şehirlerde alım satım yapılması yasaklandı. Nazi Almanyasında olanların aynısı yaşanıyordu. Nazi Almanyasının yan ürünü gibiydik. Ancak bir gazete bunu yayınladığında hakkında direkt dava açılıyordu. İşte bu yüzden, Güney Afrika dünyada parya damgası yedi. Kültürel boykotlar vardı, sportif boykotlar vardı. Soyutlanmış bir toplumdu, herşeyden mahrumduk. Irkçılığın yanlış olduğunu hepimiz biliyorduk. Ancak Güney Afrika’da yaşadığımızdan beyaz biri olarak
apartheid yapabileceğimiz çok fazla bir şey yoktu. Çünkü hükümet çok otoriterdi. Daha geniş bir çerçevede askeri bir devlete dönmüştük. Irkçılık aleyhi konuşma yaparsan, üç yıllığına hapishaneye atıyorlardı. Mücadelenin içinde oldukça fazla sayıda beyaz olsa da, çoğunluğu oluşturmuyorlardı. Takip ediliyordunuz. Ajanlar vardı. Korkunç bir ortam vardı ve korkuyordunuz. Ancak Güney Afrikalıların arasından bir grup müzisyen, söz yazarı ortaya çıktı. Ve onlar için Rodriguez’i dinlemek,  tıpkı bir sesinscreen-shot-2016-11-01-at-21-10-08onlara “Çocuklar, bir çıkış yolu var.” demesi gibiydi. Bir çıkış yolu var. “Müzik yazabilirsiniz. Söz yazabilirsiniz. Görsel kullanabilirsiniz. Şarkı söyleyebilirsiniz. Ve ırkçılığa ilk muhalefet Afrikalıların içinden geldi. Bunlar genç Afrikalı çocuklardı. Ve Rodriguez’den ilham aldıklarını söylüyorlardı. Afrika müzik devriminin ikonu olarak lanse edilen bu çocukların hepsi size ‘Rodriguez bizim adamımız.’ derlerdi. Ve Irkçılığa karşı söylenen Afrikalı sanatçılara ‘Voelvry’ adını verdik.”

d0098755_52789d4673f59

“Her şeyi olduğu gibi kabul eder ve hayatına devam ederdi. Pes etmek ona göre değildi. Çok okurdu. Politikayla, toplumsal konularla ilgilendi. Protestolara ve gösterilere katıldı. İnandığı şeyler uğruna mücadele ederdi. Ve bizleri de yanında götürürdü. Sesini duyuramayan ve konuşmak için fırsat bulamayan işçi sınıfının, ezilen fakir toplumun yanında görürdü kendini. Bu konularda çok mücadele verdi.”

searching-for-sugar-man-concert“Konserde, bütün insanlar ona bakarken şaşırıp kalır sanmıştım. Oysa tam tersi oldu. Gördüğüm sonsuz huzurdu. Yüzünde sonsuz sükunet vardı. Bütünüyle. Sanki o şeye, o yere gelmiş ve tüm hayatını bulmaya çalışıyordu. Yuva, kabuldür. Dünyanın diğer tarafında bir yerlerde yaşayan bir adam var… ve neredeyse yuvasını bulmuş gibiydi.”

screen-shot-2016-11-09-at-10-52-14“Hepimiz için hayat çok fazla değişti. Bir kişi hariç, o da Rodriguez. Yaşadığı hayat ve yaptıklarıyla bize çok net bir şekilde gösterdi ki, seçim yapabilirsin. Çok ızdırap çekti, can çekişti, karmaşa ve acıyla uğraştı ve bunları alıp çok güzel bir şeye dönüştürdü. İpek kurdu gibi. Hammaddeyi aldı ve orada daha önce olmayan bir şeye dönüştürdü. Güzel bir şey. Belki aşkın bir şey. Belki ebedi bir şey. Yaptığıyla sanırım insan ruhunun, neyin mümkün olabildiğinin bir temsilcisi o. Her zaman bir seçim hakkın var. Sanki şöyle der gibi… “Benim seçimim buydu, size bir Sugar Man vermek. Peki sen seçimini yaptın mı? Sor kendine.”

screen-shot-2016-11-09-at-11-15-30


*Apartheid (Afrika dilinde “ayrılık” anlamına gelmektedir), Güney Afrika Cumhuriyeti’nde 1948 – 1994 yılları arasında, Ulusal Parti hükümeti tarafından uygulanan ırkçı ayrımcılık sistemidir.

 

Esaretin Bedeli / The Shawshank Redemption (1994) / Frank Darabont

shawshank-music

“O iki İtalyan kadının ne söylediğiyle ilgili bugüne kadar hiçbir fikrim olmadı. Gerçek şu ki bilmek de istemiyorum. Çünkü bazı şeyler, hiç konuşulmadan kalmalıdır. O kadar güzel bir şey hakkındadır ki kelimelerin ifade etmesi olanaksızdır, hatta bu senin kalbini acıtır.

Diyorum ki, o gün o iki ses, bu gri yerde , herhangi birimizin hayal edebileceğinden çok daha yükseğe ve uzağa uçtu. Sanki küçük bir kuş kafesimizin içine girmiş ve bizi saran bütün duvarların dökülmesini sağlamıştı. Ve Shawshank Hapishane’sinde bulunan her tutuklu kendini bir an için özgür hissettmişti.”

maxresdefault

  • Müziğin güzelliği budur. Bunu sizden alamazlar. Hiç müzik için böyle şeyler hissetmemiş miydiniz?
    – Ben genç bir adamken mızıka çalardım. Sanırım ilgimi kaybettim. İçerideyken fazla bir anlamı yok.
  • En fazla anlamı olduğu yer burasıdır. Unutmamak için ihtiyacın var.
  • Unutmak mı?
    -Dünyada taştan ibaret olmayan başka yerlerin de olduğunu. Birşeyler var… İçinde… Alamayacakları ve dokunamayacakları birşeyler. O sana aittir.
  • Sen neden bahsediyorsun?
  • Umut…

wkj1e

“Unutma Red, umut iyi bir şeydir. Belki de en iyi şeydir. Ve iyi olan bir şey asla ölmez. Bu mektubun sana ulaşmasını umuyorum. Ve umarım seni iyi bulur. Dostun, Andy.”

vlcsnap-2014-03-14-03h37m51s94 “Sanırım herşey gerçekten tek bir seçime indirgenebilir. Ya yaşamakla meşgul olacaksın, ya da ölmekle.

the_shawshank_redemption_beach“Korku insanı tutsak eder. Umut ise özgürleştirir.”

Hapşuuu!

 

IMG_1127 (1)

Virüsün kaynağı belli; Zeytin Çekirdekleri! Sonunda ve ne mutlu ki bana da bulaştı! Geçtiğimiz hafta sonu Ayvalık’ta, bu inanılmaz ama pekala gerçek olan gönüllü müzik çalışmasına gittim. Sadece geçen hafta sonuna özgü bir çalışma değildi. Haziran 2014’den bu yana faaliyet halinde olan, yerel ve harici gönüllü desteğiyle, her geçen gün daha güzel sesler çıkaran, bugüne kadar 750 çocuğa müzikle dokunmuş bir proje. Bu sene itibariyle, 100 kadar çocuk, her gün okul çıkışı ve hafta sonları, onlara nota okumayı, birlikte müzik yapmayı öğretmeye gelmiş öğretmenlerinin yanına koşuyorlar. Hayatlarında müzik olmayan, müzikle bugüne kadar tanışmamış çocuklar. Evlerinde, okullarında, yaşamlarında, kendisini ifade edecek alanları, koşulları, dili bulunmayan çocuklar. Buraya geliyor, müzikle ve diğerleriyle buluşuyor, kendisiyle ve diğerleriyle tanışıyor, kendini ve diğerlerini kutlayarak ayrılıyor.

IMG_1129Ayvalık’ın 17 farklı ilköğretim okulundan, 17 mahalleden geliyor çocuklar. Bu sayı, projenin şehir merkezinin dışındaki köyleri de kapsaması anlamına geliyor. Bu dağılım da, ayrışmış sosyal yapılar içinde, birbirleriyle yan yana gelmeyecek çocukların yan yana durması ve herkesin müzikte eşitlenip ortak bir uğraşta bulunması ve uyum içinde güzel bir şey üretmesi anlamını taşıyor. Benim şahit olduğum bütünlük işte böyle bir şeydi ve sanırım bu tatlı virüsü benzersiz kılan en önemli özellikti. Bu kadar homojen olmayan bir yapı içinde bütün olmak! Bunun kolay oluşmadığını söylüyor projenin gönüllü koordinatörü Gül. “Kürt, boşnak, roman, yörük, adalı, zengin, fakir, şehirden, kırsaldan gelen çocukların, önyargıları yıkıp beraberliği öğrenmesi için bir yıla yakın bir süreç gerekti. Tanıdıkça birbirlerini kabul edip en temel müşterekte birleştiler: insan olarak var olmak. Bu müziğin barıştırıcı ve birleştirici gücü ile mümkün oldu!”

Gül Yılmaz Gürsoy’u tanıyorum. Yıllar önce masa üstünde bir grup gönüllü, konuşurduk bu projenin yapı taşlarını. Bugün bu masa üstü projenin gerçekleşmesi, Gül’ün iradesi, sabrı, çalışkanlılığı, sınırsız gönüllüğü sayesinde mümkün oldu demek yanlış olmaz. Yer olarak Ayvalık’ın seçimi de pilot çalışmayı kolaylaştıran bir faktördü. Gül’le birlikte, en başından beri aktif çok değerli ve bugün sayısı 40’tan fazla gönüllü ile birlikte proje ayağa kalktı ve büyümeye devam ediyor. Kadıköy Belediyesi Çocuk Sanat Merkezi’nin de desteğini yakından biliyorum.

IMG_1020Şimdiye kadar 16 performansları oldu Zeytin Çekirdekleri’nin. 4-6 haftada bir performans yapmaya çalışıyorlar. Sadece müzik değil, resimleriyle, danslarıyla da varlık gösteriyorlar. Hatta artık turneye de çıkmaya başladılar. 1 Haziran, Boğaziçi Mezunlar Koro’sunun “Minik Elli Koca Yürekli” şarkılar konserine onlar da katılacaklar. İşte orada, ben de çekirdeklerle “Dostum Ol” u söyleyeceğim.

Geçenlerde, ihtiyaçları olan bir davul seti için Facebook’ta yazdığım bir postun 24 saat içinde 122 paylaşımı yapılmıştı! Bu inanılmaz bir rakamdı. Bir kere daha şunu gösterdi: Tutunabileceğimiz somut umutlara, güvenebileceğimiz iyi insanlara ve güzel şeyler yapmaya ihtiyacımız var. Toplumsal travmamızın üstesinden ancak bu umutlu bağlarla ve dayanışmayla gelebiliriz inanıyorum. İşte o yüzden hapşuuu! Bu yazıyı okuyup da Zeytin çekirdeklerini tanımayanlara da bulaşmıştır, umarım!

Nasıl Katkıda Bulunulabilinir?

IMG_1033

İmece usulu, herkes elinde ne varsa onu verebilir; ama ondan başka;

  • Düzenli maddi destek yapılabilecek önemli bir katkı. http://www.zeytincekirdekleri.org/
  • PR (Tanıtım) / paylaşım ile, medyadaki güçlü kalemlerle irtibat ile…
  • Psikolojik destek / Giderek, çocuklarla, ailelerle görüşerek
  • Akademik destek / Dersleri zayıf olan öğrencilere yazın ders vererek

(Gönüllülerin uçuşları Pegasus, konaklamaları iki butik otelin sponsorluğu tarafından sağlanıyor. )

IMG_1034

 

Birkaç Sessiz Soluk

IMG_9007-001

Bazı dillerde, ‘anlamak’ sözcüğünün içinde ‘durmak’ fiilinin olduğunu öğrendiğimde, kim bilir kaç kez kullandığım İngilizce understand sözcüğüne bir adım geri çekilerek bakmış ve gerçekten şaşırmıştım. Bilginin kaynağı Dücane Cündioğlu’nun bir twitter notuydu. Türkçe için söz konusu değildi ama birkaç başka dilde de bu benzer durum vardı: anlamak için önce ‘duruyorduk’. Almancadaki Verstehen, Yunancadaki episteme, Arapçadaki vakafe sözcüklerinin kökeninde anlamaya eşlik eden bir hareketsizlik vardı.

Yine aynı dönemde Hannah Arendt’in, “Hiçbir şey yaptıklarımızı düşünmekten daha önemli değildir” cümlesini bir kenara not etmiştim. Yaşadığımız ve yaşamaya devam ettiğimiz zor zamanlarda, şiddetin, kötülüğün kökeninde tam da bunun eksikliğini her geçen gün daha fazla hissederken.

*

Piyanist, orkestra şefi Daniel Barenboim “Everything’s Connected” kitabının ilk sayfalarında, sesi, sessizlik üzerinden anlatır; sesin bağımsız olmadığını, sessizlikle kalıcı, sabit ve kaçınılmaz bir ilişki içinde olduğunu yazar. Sessizliğin, kulağın algılayabileceği en yüksek sesten nasıl daha yüksek, en düşük sesten de daha düşük duyulabileceğini müzikal eserlerden verdiği örneklerle betimler.

Gerçekten de müziği anlamak için ‘durduğumuzda’, müziğin, sesin öncesinde ya da sonrasındaki, müzik dilinde ‘es’ denilen sessizliklerle bir bütün olduğunu anlarız. Ses, müzik olmadan önce, içinden çıktığı sessizlik, gelecek müziğin ipuçlarını taşır. Ya da sesin ardından gelen sessizilik, müziğin süzüldüğü ve izlenimle buluştuğu bir süredir. Biri olmaksızın, diğeri eksikir. Her ikisi de, birbirini anlamlı kılacak ve birbirine doğru, dönüşümlü bir hazırlık içindedir.

*

Müzikle yaşadığımız hayatlar arasında bağlantılar aramak çok keyifli bir egzersiz olabiliyor. Müzik, her ne kadar çağın tüketimine kaptırdığı bir tarafı varsa da, elle tutulmazlığı, zapt edilmezliğiyle de en ilkel ve saf insanlık hallerimizden , gelecekteki suretlerimize kadar varan yansımaları içinde barındırabiliyor.

*

Müzikteki es, ya da anlamaya eşlik eden duruş, pratik yaşamlarımız içinde mümkün olabiliyor mu? Uzağımızda da değil, kendi biricik yaşamlarımızda, hayatı paylaştıklarımızda, geleceğe hazırlanan çocuklarımızın arayışlarında hayatta kalma ve başarı endeksi, hızın, rekabetin, tüketimin, aşırılığın her türlüsünü makbul, ara solukları imkansız kılarken…

*

Son yıllarda çığ gibi büyüyen Mindfulness da, tam da bu ihtiyaçtan yola çıkan, Budist meditasyon pratiğini sekülerleştirip, modern yaşam içinde ara solukları düzenlemeye yarayan bir pratik gibi duruyor. John Kabat-Zinn’in sözleriyle: “Bir an için ‘yapma’ halinden, ‘olma’ haline geçmek. Enstrümanınızın akordunu yapmak için ‘durmak’.” Ve mindfulness öğretisi, 17. Yy düşünür ve matematikçisi Blaise Pascal’in şu sözlerini sık sık anıyor: “İnsanın tüm mutsuzlukları, sessiz bir odada yalnız başına oturamıyor olmasından kaynaklanır.”

*

Ses beraberindeki sessizlikle, eylemlerimiz de beraberindeki düşüncelilik ile bir bütün olmalı o halde, diye düşünürken şunu özellikle belirtmek istiyorum. Hiç bir ses bir başka ses olmadan, ya da insan bir başka can olmadan kendini oldurmaz. Birbirimize, birbirimizle ses vermeye ihtiyacımız var. Burada sessizliğin ya da eylemsizliğin önceliği, bireysel sınırların çizilmesi ya da yalnızlığın yüceltilmesi söz konusu değil. Sessizliğe, düşünceliliğe pozitif ayrımcılık yapıyor gibi görünsem de, yaşayamadığımız, rastlayamadığımız içindir. Ara duraklar, birlikte meydana getirdiklerimiz ve getireceklerimizi olgunlaştırmak, biricik yaşamlarımızı anlamlı, bütün ve yaşamış olmaya değer kılmak için… sessiz ve çok değerli soluklar sadece.

*

Adı geçen, geçmeyen  kitaplar, filmler…

Kitap

“Kötülüğün Sıradanlığı”, Hannah Arendt, Metis  // Eichmann davasının ardından yazdığı kitapta (1963), kötülüğü, Holokost’tan yargılanan Nazi subayı  Eichmann’dan öte, “iyiyle kötü arasında ayrım yapmayan ve yargı yoksunu”  ‘normal’ herkesi düşünerek ele alır…

“Full Catastrophe Living”, John Kabat-Zinn, Delta // Mindfulness üzerine başucu kitabı

“Everything’s Connected”, Daniel Barenboim, Phoenix // Müzikle ilgili bağlantılar, çağrışımlar…

Film

“Berlin: Symphony of a Great City” (1927), Yön: Walter Ruttmann // Bir şehrin 24 saati. Nefes alır gibi. Tam sessizlikten, günün gürültüsüne, sonra tekrar sessizliğe geri dönüşü.  https://www.youtube.com/watch?v=0NQgIvG-kBM

“Hannah Arendt” (2012), Yön: Margarethe von Trotta // Arendt’in Eichmann davasında ve sonrasında verdiği fikir mücadelesi üzerine…

Müzik Video

John Cage, 4’33” (1952) // Cage’in, 4 dakika 33 saniyelik sessiz eseri…

https://www.youtube.com/watch?v=JTEFKFiXSx4

***

Fotoğraf: B.K., 2016

 

İşte Bir de Müzik Var!

IMG_4345 (1)

“The Natural Singer”, amatör ya da profesyonel olarak şarkı söyleyen, bir zamanlar bir şekilde söylemiş, ya da şimdiye kadar hiç söylememiş herkese açık, kendi sesini bulmak, onu geliştirmek ve bu isteğin önündeki engelleri fark ettirmekle ilgili bir şeyler vaat ediyordu.

Omega Institute’un yıllık programının onbinlerce kişiye ulaştığını düşünecek olursak, bu sayı içinden 25 kişi bulunduğu yerden kalkmış, şarkı söylemek sevdasıyla New York’un trenle 1.5 saat yukarısındaki Rhinebeck denen kasabaya gelmişti. Eğitimi bu alanda önemli başarılar elde etmiş Claude Stein verecekti.

Tam da öyle oldu. 25 kişi içinde sadece birkaç kişi profesyonel olarak müzikle ve şarkı söylemekle uğraşıyordu. Benim de içine dahil olduğum bu grup için yaptığını daha iyi yapmak ve sınırlarını zorlamakla ilgili bir rasyonel bir hedef vardı.

Grubun geri kalanı ise, bu 5 günü her gerçek insani duyguya boyayacak kadar büyük fırçalara ve renkelere sahip bir zenginlikteydi.

Bir zamanlar sesini kullanmış, şarkılar söylemiş ve yıllar sonra ona tekrar kavuşmayı isteyecek kadar Özlemliydi. Tutkuluydu.

Ameliyatlar geçirmiş, ses tellerini kaybetmiş, doktorların yapabileceğin birşey yok demesine rağmen şarkı söylemeye niyet edecek kadar İnançlıydı.

Gençliğin yol ayrımında, yolların nereye götüreceğini bilmediği için Belirsizdi ve denemeye Kararlıydı.

İşinden henüz ayrılmış, Kırılgan, yeni bir sayfayı müzikle açmaya, kendini burada sınamaya karar verecek kadar Cesaretliydi.

Yaşamının son 10-15 yılında, sevdiği bir şeyi daha hayatına katmak isteyecek kadar Çocuksu ve Oyuncuydu.

Kendi kendine şarkı söylemeden duramayan ama kimsenin sesini henüz duymadığı için Güvensiz, ilk denemeyi bizimle yapacak olmasına rağmen Ürkek ve çok İyimserdi.

Herkesin kendi özel durumunu ve beraberindeki o içten duyguyu, seçtiği bir şarkıda grubun geri kalanı ile paylaştığını düşünün. Ve o şarkı boyunca onu dinleyen herkesin kendi dışına çıktığını ve onun davet ettiği yerde bir araya geldiğini ve anladığını. Paylaştığı duyguyu onunla birlikte yaşadığını…

O anda bir kişi olmaktan çıkıp, herkesle birlikte Biz olmayı. Sonra bir başka şarkıda bir başka durumu ve duyguyu yaşamayı. Şarkılarla birlikte fırçanın yedi rengine bulanmayı. Üzerinden günler geçmesine rağmen, müziğin renkleri hala canlı tutmasını…

Oysa ne kadar ender hayatlarımızda, kendi dışımıza çıkıp da, bir başkasıyla samimiyetle, bağrı açık buluşmak. Belki bir dostla, ya da bir aşkta, bir anneyken çocukla, ya da ölümün soluğunda.

İşte bir de müzik var! Müzikle yaşanan buluşmalar, Bir’ken, Biz olmalar.

Bunu nasıl yaparsın, merak etmeden olur mu? Ve sana tutkun olmamak mümkün mü?

Gürültüden Müziğe / Jacques Attali

177295

Müzikle bir şekilde ilgili olan herkesin, 180 sayfalık devri müzik turundan çok keyif alacaklarına eminim! ‘Gürültüden Müziğe’, Jacques Attali tarafından yazılmış, Gülüş Gülcügil Türkmen tarafından çevrilmiş, müziğin ekonomi-politiği üzerine eşsiz bir kitap. İlkçağlardan bugüne, müziğin zamanının ötesini nasıl görebildiğini ortaya koyuyor. Hatta bundan da yola çıkarak umutlu bir gelecek ütopyasını çiziyor…  

Kitaptan aşağıdaki alıntıları paylaşmadan edemeyeceğim. Okuyacak olana, filmin fragmanı olsun.

***

“Batı zihniyeti, yirmibeş yüzyıldır dünyayı görmeye çalışıyor. Anlamıyor ki, dünya görülmez, duyulur. Okunmaz , ama dinlenir.”

“Dünyanın gürültülerine kulak kabartırsak, insanların çılgınlığının onu hangi yöne doğru sürüklediğini, hangi umutların hala gerçekleşebileceğini, hangi Rönesansların çoktandır devrede olduğunu anlayabiliriz.”

“Müzik insan toplumlarına parallel olarak gelişir. Onlar gibi biçimlenir, onlarla değişir. Hem de onlardan önce. Belli bir koddaki bütün olasılıkları araştırır ve bunu maddi gerçeklikten çok daha hızlı yapar. Daha ileri zamanlarda görülür hale gelip kendini dayatacak ve düzeni saplayacak olan şeyleri duyurur. Müzik bir dönemin estetiğinin yankısı olmaktan öte, günceli aşar ve onun geleceğini bildirir.”

“Müzik bir ayna, bir kristal küre, insanoğlunun yaptıklarını kaydeden bir yüzey, bir eksikliğin işareti, bir ütopya parçası, her dinleyicinin kendi duygularını kaydettiği hususi bellek, bir anamnez, düzenin ve soyağacının ortak hafızasıdır; ne özerk bir etkinlik, ne de ekonomik altyapının bir ürünüdür. O, halkların ve sanatçıların, insanarın ve tanrıların, şenliklerin ve duaların ürünüdür.”

“Gürültü, müzik olduğunda, kendini aşmanın ve özgürlüğün, aşkınlığın ve hayalin, arzunun ve isyanın kaynağı haline gelir.”

“Müziksiz özgürlük de yoktur. Müzik, kendini ve başkalarını aşmaya, normlarn ve kuralların ötesine geçmeye, aşkınlık hakkında, zayıf da olsa bir fikir edinmeye teşvik eder.”

“Her müzik, bir ses düzenlemesi bir topluluğu belirleyerek, bir iktidarın bireyleriyle ilişkisini, bu iktidarın herhangi bir niteliğini yaratmak veya pekiştirmek için bir imkan oluşturur. “

“Gürültü kontrolü yoksa, iktidar da yoktur.”

“Ve işte bu sebepten, gürültü hem iktidar aracı hem de isyan kaynağı olduğundan, politika her zaman gürültü öznelerini büyük bir ilgiyle dinlemiştir. Çünkü kendini bu yolla sağlama alabilir, emirler hazırlar, isyanları engeller. Herşeyi bilmek, güçlülerin fantezisidir. Herşeyi kaydetmek ise, polislerin hayali.”

“Unutturmak, inandırmak, susturmak: Her üçünde de müzik bir iktidar biçimiydi. Korkuyu ve şiddeti unutturmak söz konusu olduğunda kutsal; düzene ve ahenge inandırmak söz konusu olduğunda gösterici,; itiraz edenleri susturmak gerektiğinde de tekrarcı.”

Tekrarlama, zamanı, hızla çoğalan nesneler halinde sınırsız olarak depolamayı mümkün kılar.İşte tekrarın an açelişkisi burada kendini gösterir: Herkes çalıştığı süreyi, başkalarının kaydını satın alacak geliri kazanmak için öyle bir harcar ki, bu gelirin kendisine sunduğu imkanları duyacak ve görecek zamanı kalmaz. Dinleyebileceğimizin üzerinde kayıt satın alırız. Dinlemek için zaman bulmayı istediğimiz, ve dinlemiş olduğumuzu hatırlamak istediğimiz kayıtları depolarız. Onları dinlemeden, öylece “duraklatılmış” “kenara konmuş” o zamana hayat vermeden önce ölmeyeceğimize kendimizi inandırmak için, bu kayıtların sessiz istifine bakarız. Yani müziğin depolanması, bir kez daha, ölüm korkusunu kovmaya çalışmaktır.

Daha genel olarak ekonominin büyümete devam etmek için, tüketebileceğimizden daha fazlasını satın almamıza, gelecekte kullanacağımız şeyler depolamamıza, fazlalıkları yığmamıza ihtiyacı vardır. Bunun için de eşyaların kullanılmamasını arzulatması, sadece biriktirmeyi bir zevk biçimi haline getirmesi ve herkesi bir koleksiyoncu gibi, bütün zevki avladıklarını seyretmekten ibaret olan birer Don Juan gibi davranmaya davet eder.”

“Kompozisyon, gösterinin reddi, susmanın reddi, hayranlıkla yetinmenin reddidir. Tekrarlamayı ve onun çağrıştırdığı ölümü durdurma arzususudur; yaşamı uzak, kutsal veya maddi bir gelecekte değil, kendi zevkinde arama arzusudur.”

“Müzik paylaşılan bir zevktir. Aynı zamanda keyif vererek mutlu olmaktır, eşlik etmektir, dans etmektir, iyi vakit geçirmektir. O zaman kompozsyon, müzisyen ile dinleyicisi arasında paylaşılan bir zevke ve her iki tarafı da aşan bir şeyin doğmasına sebep olur: Yaşamı hatırlatan birşeyin doğmasına.”

Bir Şarkı Neler Yapar?

bluesky

Şarkı, bir davet midir yoksa?

İçine girdiğinde, başkalarını da bulacağın bir odaya. Müzik ile örülmüş duvarlarının üzerinde şarkının sözleri yazılı olan… Birlikte duvarlarına yaslandığın, omuzun omuza değdiği, bir başkasını anladığın, hem de bunların tümünü bir başkasını ‘görmeden’ yaptığın. Duyarak yaşadığın.

Hem sadece sana ait, hem de dünya kalabalıklığında yaşanmış aynı duyguyu paylaştığın. Görmediğin insanlarla yaptığın görülmez işbirliğin.

İçeri giren herkesle kendini yan yana bulduğun. O yüzden dünyanın en ıssız köşesinde bile dinlerken bir şarkıyı, içinde hiç yalnız hissetmediğin. Koca bir kalabalık. Senin gibi, seninle birlikte o şarkıdaki ‘yokluğu’ yaşıyan. Ya da özlemini duyan…

Tabii sadece yoklukla ilgili değil duvarda yazan. Sözler gelmişse derinden ve içten bir yerden. İşte sana duvar, müzikten. Zaten sahip olduklarımız için yazılmış sözlerden şarkılar, dört duvar ister mi bilmem. Gökyüzü varken…

Bunlar seyyar odalar. Kulaktan kulağa, bir uçtan bir uca, içindeki kalabalıkla uçan. Ortaya çıktığı anda herkesin olan. Müzikten duvarları, notalardan renkleri, sözleri üzerinde yazılı olan. İçine girdiğinde seni kavrayan, ötekine bağlayan, tümü bir yapan.

Lobna’nın Şarkısı Yeniden…

Screen Shot 2015-03-08 at 22.08.34

Lütfen unutmayalım.

Şiddetin, şiddeti henüz doğurmadığı o insanlık dışı saatlerin öncesinde, orada, İstanbul’un kalbi Gezi Parkı’nda, ağaçların yanı başında kitaplarını okuyarak ağaçların köklenmelerine direnen insanlar vardı. Şehrin kalbinin yeşilini sökerek yapılacak bir inşaat girişimi karşısında, sağduyularıyla ve sahip oldukları fikirleriyle, sadece ağacın yanında durarak, bu girişimi ve tahakküm yoluyla kabul ettirilmeye çalışılan hiçbir şeyi benimsemeyeceklerini ifade eden insanlar vardı. Sadece buna odaklanalım. Zamanı orada durduralım.

Kamusal bir alan için birey olarak inandığı değere, demokratik ve barışçıl yollarla sahip çıkmaya niyet eden insanlardan daha değerli bir şey olabilir mi bir toplum için? İnanılan değer ne olursa olsun, bunu bir diğerine zarar vermeden ve ona hükmetmeden yaşayabilen, diğerinin değerine saygı gösterebilen, gerekirse onun inancına saygı için mücadele eden insan davranışından daha hayırlısı olur mu bir toplum için?  Birbirinden farklı düşünen insanları, birbirine saygı duymaya davet eden, toplumsal bir talep karşısında, anlamaya ve çözüm oluşturmaya gayret eden, şiddetin daha fazla şiddete neden olacağını bilen sorumlu bir yönetimden daha güven veren bir güç olabilir mi halk için?

Gücün, insanlık tarihinde hep olduğu gibi, kutuplaştırarak değil, birleştirerek, sevgi ve barışa neden olduğu zaman kalıcı saygıyla karşılık bulduğunu söylemeye, yazmaya gerek var mı?

Lobna ya da o günlerde yaralanan, hayatını kaybetmiş onca insan, şu anda hayatta olan bir başkası da olabilirdi. Tıpkı Ümit Ünal’ın filminde İstiklal caddesinde gördüğümüz kalabalıktan rastgele seçeceğimiz onlarcası gibi… Filmin ağırlaştırılmış temposu içinde ve o kalabalığın arasında dolaşırken her birinin genişleyen dünyası içine girmek, dokunmak mümkün. O filmdeki herkesin, nasıl yaşamak istediğiyle ilgili bir fikri var. Birbirinden farklı ve eşit derecede özel. Film bu zamanda geçiyor. Bu zamanın yavaşlaması geçmişe koridor açıyor ve gelecekle bağ kuruyor. Bu zaman oyunun içinden insan, her bir bireyin hayatta kalma hakkı, inanç ve fikir özgürlüğünden başka hiçbirşeyle çıkamıyor. Bundan daha değerli ne olabilir?

İç güvenlik yasası korkutuyor.  İç güvenlik yasasının yaratmak istediği önleyici koşullar, güven ve temel haklarla değil, güvensizlik ve sınırsız tahakküm iddiasıyla besleniyor. Barışçı yollarla fikrini ifade etme niyetinde olan bir insanın güvenliğine odaklanmıyor. İç güvenlik yasası, bir gaz bombası saldırısında, ağzını, burnunu kapatmak zorunda kalacak bir insanın güvenliğini düşünmüyor. İç güvenlik yasası, insanın içinde değil, dışında ne varsa onunla ilgileniyor. Elinde, cebinde bulacağı gündelik bir eşyadan paranoya yaratıyor, ya da paranoya tarafından yaratılıyor.

İnsanın içindeki tek şey onu ilgilendiriyor. Korku! Yasanın kendilerine vereceği sınırsız güç yetkisini taşımaya hazır olmayan, olamayacak onbinlerce polis, bu korku ile ittifak yapmaya hazırlanıyor. Peki, nereye kadar?

‘Lobna’nın Şarkısı’ ölçüsüz şiddet karşısında, ‘bir insanın’ yaşadığı kaybın, demokratik ve insan odaklı bir yol izlenseydi bütün bunların hiç yaşanmayabileceği gerçeğinin tanığıdır.

İnsanın bir fikir sahibi olmasının ve bunu demokratik ve barışçı yollarla ifade etip savunabilmesinin yanındadır. Kim olduğu hiç önemli değil.

Yaşanmış ve yaşanabilecek her türlü şiddete hayır. Sadece insanlarda değil, insanlığımızda ağır kayıplar yaratacak her tür şiddete!

Lobna’nın Şarkısı Kısa Filmi:

Türkçe: https://www.youtube.com/watch?v=7pKGxgZ74G8

İngilizce: https://www.youtube.com/watch?v=J1eERxJGTck

Çocuğun Dünyasına Müzikli Ziyaret

P2090016

Çocuk-müzik adasında geçirdiğim 20 yılın sesleri hala kulağımda, anıları belleğimde… Bu 20 yıla dönüp baktığımda kendimi bir adada tasavvur ettiğime göre, çocuklarla birlikte ve çocuklar için müzik yaparken onların dünyasına geçmiş, yer değiştirmiş olmalıyım diye düşünüyorum. Benim deneyimim öyle oldu en azından. Bu kısmen doğal bir istekle, kısmen de profesyonel eğitim süreçleri içinde benimsediğimiz yaklaşımdan ileri geldi elbette. Çocukla ilişkide yer değiştirmezseniz, yani onların dünyasına donanmış yetişkin algılarımızdan sıyrılmadan girerseniz “öğreticiden” farkınız kalmayacağını biliyordum. Oysa, öğrenmenin en iştahlısı kendinden başlatıldığı ve doğal akışında olduğu zamandaydı. Buna da ancak rehberlik edebilirdiniz. Bu keşif ve karşılıklı eğitim süreci içinde siz de bir yetişkin olarak eğlenirseniz ne ala!

Çocuk ve müzik söz konusu olduğu zaman, eğitimden çok, müzikle yaşamak ve onun sağladığı zenginliği paylaşmaktan bahsediyoruz aslında.

Çocuğun dünyasına, müzikle yapılan ziyaret olarak özetleyelim o zaman bu yazının içeriğini… Bu nasıl birşeydi? Müzikli yaşantımızdan, yaşantımızın bütününe olumlu olarak yansımış olanlar nelerdi ve bunlar başka çocular ve yetişkinler tarafından nasıl uygulanabilir?

Müziğin, beyin ve dolayısıla çocuğun bütünsel gelişimi üzerine etkileri üzerine sayısız araştırmalar devam eder ve beyin gizemini büyük ölçüde korumaya devam ederken, bu araştırmalardan elde edilen bulguları akademik bir dil içinde aktarmak tercihim olmayacak. Biz bu adada 20 yıl boyunca ne yaşadık? Müzikle nasıl oynadık? Bir eğitmen olmak zorunda olmaksızın, bir gönüllü neler yapabilir? Gelin bunlara bakalım birlikte…

Sesi Keşif     

Müziğin i-tunes’un play tuşuna basmadığımız, ya da yanı başımızdaki müzik aletinden ses çıkarmadığımız anlarda nerede ve nasıl olduğunu fark etmek, “dinlemek” oyunlarımızan biriydi. Müzik nerelerden çıkmadı ki? Kalbimizin atışından, rüzgarın sesinden, kuşların söylediğinden, yoldan, denizden, havadan geçenlerden evimizde çalışan makinelerden… Bu seslerin her biri dinlemeye, hatta istenirse, benzerini taklit etmeye, hatta kulak hafızamızda kalanlarla küçük ses kalıpları yaratmaya değerdi.

Sözcüklerden Tekerlemeler

Bu ses kalıplarına, kullandığımız sözcükleri belli bir ritim içinde eklediğimiz zaman ise küçük tekerlemeler oluşurdu. İşte bu bize özel tekerlemeler, bilinen tüm tekerlemelerden daha kıymetli olurdu. Seçtiğimiz sözcüklerden oluştuğu ve o anda yakaladığımız coşkuyu taşıdığı için, söylendiği her seferinde bizi güldüren, dinlemeyi, söylemeyi oyuna dönüştüren tekerlemeler!

Fotoğraftan Şarkıya

Bazen sadece bir dergi ya da öykü kitabının sayfalarındaki fotoğraflarda gördüklerimizi, bir müzik aletinin yardımıyla, o anda ürettiğimiz melodiler eşliğinde anlatırdık. Meydan okuma olduğunu mu düşünüyorsunuz? Sakın çekinmeyin. Bu herkesin yapabileceği birşey. Kendimizi, tuşlara, gördüğümüze ve oyuna bırakırdık. Melodiler, peşinden de kahkahalar hemen gelirdi.

Beyinde Şenlik

Eğer bir o anda beyinlerimizin elektromanyetik bir görüntüsü alınabilseydi, lunaparkvari bir renk cümbüşü ile karşılacağına eminim!

Sağ ve sol beyin içiçe geçmiş, piyano tuşları üzerinde gezinen 20 parmak, gördüğü fotoğrafa müzikli bir hikaye uydurmaya çalışırken binlerce yeni nöron bağlantısı kuran neşeli beyin hücreleri, o keyifle birlikte salgılanan çeşitli kimyasallar, bu ortam içinde oluşan ya da pekişen duygusal bağlar, geleceğe mal olacak anılar… Ne büyük zenginlik!

P1160140

Büyüdükçe

Bu anlattıklarım, daha çok bebeğin ilk sözcüklerini kullanmaya başladığı 1.5 yaş ve sonrası oyunlarıydı. 2.5-3 yaş sonrasında, grup oyunlarının vazgeçilmezi müzik, yaşantımızın parçası oldu. Çocuk şarkılarına eşlik eden beden hareketleri ve bunların hiç bıkılmayan tekrarları…. 4-5 yaşlarında, şarkıların sözüne daha fazla dikkat eder, bir melodiyi daha dikkatli dinler olduk, ya da elimizdeki enstrümandan dana bilinçli sesler çıkarmaya başladık. 6-7 yaşlarında ise, notalar ve onların sahip olduğu mantığı anlayabilir yaşa gelmiştik. O yaşa kadar müzik eşliğinde oynadığımız tüm oyunlar bizde, müzikle ilgili temel kavramların alt yapısını zaten oluşturmuştu.

Çocuk Şarkıları

Bu süreçte, yani müzikli oyunlar içinde, çocuklara birlikte bazı sözler, şarkılar yazdık. Bunlardan farklı zamanlarda iki albüm meydana geldi. “Kara” ve “Başka Dünya Yok” Bülent Ortaçgil’ın müzik direktörlüğü ve Gürol Ağırbaş’ın düzenlemeleriyle hayata geçti. Şarkılarımız kendi seyirlerinde, küçük dinleyicilerine ulaşmaya devam ediyorlar.

Hangi Tür Müzik?

Müzik seçiminde klasik müzik dinletilmeli, vb sınırlandırma, hatta sınıflandırmalara sıcak bakamıyorum. Klasik müziğin beyinsel gelişime katkıları bazı araştırmalarla gösterilmiş olsa da, başka tür müziklerin de benzer etkilere sahip olduğu bilinmektedir. Samimiyet, çoğu zaman olması gerektiği gibi burada da seçim kriterlerimizden biri olabilir. Dinlemeyi sevdiğimiz müzik türünü, severek çocuğumuzla paylaşabiliriz ancak.

Sevilen tür içinde tercihimiz pop müzikse, iki kez düşünmeyi tavsiye edebilirim. Popüler olanın, neredeyse sadece “kullan at” ilkesiyle meydana getirilmiş olduğunu görmek fazla zaman almaz. Bu büyük tuzağın masum kurbanı haline gelmeyi de aslında kimse istemez.

Fonda Müzik Var 

Evet, izlediğimiz filmlerin müziğini kaldırdığımız zaman film ne kadar çıplak kalıyorsa, yaşamlarımızda müzikten yoksunluk da o anlama gelir diye düşünürüm zaman zaman.

Bazen sadece bir fon, bazen de sınır tanımayan, kullanıldıkça sınırları kaldırabilen, üstelik dünya üzerindeki tüm canlıların duyabildiği ve ilişki kurabildiği bir dil.

Macar besteci, eğitmen ve düşünür Kodaly’nin yalın ve güzel sözleriyle yazımızı noktalayalım mı?… “Let music belong to everyone”/ “Bırakın müzik herkese ait olsun”

Müzikle bezenmiş nice güzel anı diliyorum size ve küçüklerinize, sevgilerimle.

( http://adimadimbebegim.blogspot.com.tr/2014/05/cocugun-dunyasina-muzikle-yapilan.html blogunda, 6 Mayıs 2014 tarihinde yayımlanmış yazımın bir bölümüdür.)