‘Asla’dan ‘Buyan’a Film Müziği Yolculuğu

IMG_0403 IMG_0436

Yıllar sayabilirim,  Serdar’ın film müziği teklifine hayır, ben film müziği yapamam ki sabit yanıtını verdiğim. Geçtiğimiz yaz, kimsenin değil, kendi kendime koyduğum sınırları görmeye niyet ettiğim günlerde ‘asla’nın yerini ‘neden olmasın’ alınca, bir deneme şarkısı ile başlayan müzikler tüm filmi kapladı. Bir sene sonra 27 Eylül’de Ovacık’ta, bir yandan zeytinlerin hasatını yapıyor, bir yandan yeni aya yeni niyetler serpiyor, bir yandan film şarkılarının aramıza karışmasını kutluyorduk sevgili Bejan Matur ile birlikte. Buyan* sözcüğünü işte en çok bugünlerde kullanmaya başladım. Şimdi biraz albümün kendisinden bahsedeyim.

28f9cf9c-f6f9-4260-85fc-059d6b119b16.jpgİnsan neyle yaşar diye sorup, yanıtı sevgide gören ve gösteren bir filmin müziklerini yapmaktan büyük keyif aldım. “5 Silahşörler” Serdar Pehlivanoğlu’nun yazıp yönettiği bir hikayede, çok eski dostum Ülkü Uzun’un prodüktörlüğünde bağımsız bir film olarak sinema arşivinde yerini aldı. Ancak henüz izleyicisiyle buluşamadı. Bağımsız bir filmin, çok küçük bütçelerle ve büyük gönüllülükle meydana gelip izleyiciyle buluşmasının çeşitli nedenlerle erteleniyor olması gerçekten düşündürücü. Bu durumda, müzik filmden önce yola çıkıp seyirciye filmin hikayesinin ve muhteşem oyunculuklarla işlenmiş karakterlerinin ortak duygusunu taşımış oluyor. Ve umuyorum en kısa zamanda gösterime girdiğinde kendini tamamlamış olacak. Burada şarkıların kendilerinden ilham aldığı usta oyuncular Mine Çerçi, Arif Pişkin, Cüneyt Yalaz, Mustafa Turan, Ladin Avşar, Levent Sönmez’in kulaklarını filmin içinden en güzel duygularla birlikte çınlatıyorum.

IMG_7517.jpg  img_8832.jpgYetenekli ve azimli müzik ortağım Emir Özgören ile çalışmış olmak en büyük ayrıcalıklarımdan biri oldu. Emir düzenlemeleri, kayıtları, mix ve mastering’leri yaptı. Yılların dostu Muammer Ketencoğlu akordeonuyla temaların her birini kendince ve olağanüstü güzellikte çeşitlendirdi.  Seda Subaşı, Riccardo Marenghi, Barış Doğukan Yazıcı, Beste Su Bayramoğlu, Ozan Kemaloğlu enstrümanlarıyla şarkılara ruh kattı. Tuna Erlat, Kahpe Felek’i remixle uçurdu. Bu süre zarfında film müziklerine yorumlarıyla, önerileriyle bizi zenginleştiren Avi Medina’yı da sevgiyle anıyorum.

IMG_7518 2.jpg

Evet şarkılar! Bu albümde şarkılar var. Karakterlerden ve öykünün kendisinden ilham almış dört şarkı ve onlara ait temaların çeşitlemeleri. Ve de umut vaad eden genç bir grup H.A.T ın bir şarkısı. Şarkıların söylediklerinin filmden ayrı yaşadığım hayatla denklikleri ayrı birer hikaye. Bir başka yazıda anlatmak üzere.

IMG_7520.jpg

Tüm müzikler dijital müzik ortamlarından ulaşılabilir, indirilebilir, dinlenebilir. Müziği her zaman koşulsuz destekleyen Ada Müzik’e sonsuz teşekkürlerimle. #Hepmüziklekalalım

IMG_5387 2.JPG

Son söz: Buyan!


* Buyan: “Buyan, Tiva lehçesinde iyilik, sevap demek iken, Altay lehçesinde Bıyan olarak okunur ve teşekkür anlamına gelir. Her iki ifade de doğrudur, fakat birleştiğinde anlamları büyüktür. Minnettarlık anlamına gelse de, tam karşılığını vermez. Minnettarlığa  ve minnet duygularına iyilik dileme duygusu da eklenmelidir. İşte o zaman bunun adı “buyan” olur.” Asu Mansur / ‘Şaman Aynası’ / s. 40

 

Bir Karahindiba Rüzgara Dayandığında…

38rY40D

Bu yazıyı “Where’s My Martina” şarkısının Martina’ya 60 yaş doğumgünü hediyesi olarak verileceği akşamın sabahı yazıyorum. En az hediyesini vermek için heyecan duyan eşi kadar heyecanlıyım. Akşamı iple çekiyorum. Şarkı sahibine ulaşmadan ve bu gün tarihe karışmadan önce, bu şarkıdan bana geriye kalacak olan çok tatlı bir anektot var anlatmak istediğim.

Çok genç yaşında ülkesinden çok uzaklara hemşire olarak gidip hayatının aşkını bulan ve evlenip birbirinden güzel üç kız çocuk dünyaya getiren bir İrlandalı Martina. Ana dili İngilizce olduğu için bu şarkı da İngilizce oldu dolayısıyla.

Her sahibine şarkı’da olduğu gibi, kızlarından, kardeşlerinden, eşinden, arkadaşlarından Martina için yazılan mektupları okumakla başladı yine benim işim. Ama bu sefer, söz yazma tarafında yalnız değildim. Çok sevgili eski bir dostum Çiğdem yanımdaydı. Çiğdem aslında Martina’nın da arkadaşı ve eşine doğumgünü hediyesi olarak şarkı yapma önerisini sunarak bizi bir araya getiren kişiydi. Mektupların toplanmasını kolaylaştıran ve dizeleri oluşturmakta aktif rol alan, yazarlık söz konusu olduğunda ise çok yetenekli bir söz ortağım vardı.

Mektupları daha okurken, Martina’nın en küçük kızından gelen bir bilgi ikimizin de tüylerini diken diken etmişti. Bu anı, yıllar öncesine gidiyor, annesiyle yaptığı bir yürüyüşü anlatıyordu. Bu yürüyüş sırasında, Martina yol üzerinde bir karahindibayı eğilip koparmış, havaya üflemiş ve şöyle demişti: eğer bir karahindiba rüzgara dayanabiliyorsa, bize zamanı söylüyordur. Kızı onu çok etkileyen bu sohbeti sanki bugün gibi hatırlıyordu. Nitekim 12 yıl sonra omuzuna bir karahindiba dövmesi yaptırmıştı. Dövmesi, ona annesini ve hayatında temsil ettiği her şeyi hatırlatacaktı.

Çiğdem’le ikimizin mutlu mesut sözleri bitirmiş, benimse beste ve düzenleme aşamasına geçtiğim günlerin birinde Çiğdem’den heyecan dolu bir telefon geldi. Çiğdem telefonda, Banu karahindiba bölümünü değiştirmemiz gerekebilir diyordu. Ne oldu Çiğdem? Çiğdem gülmekten anlatamayacak durumdaydı.  Ne oldu, neden değiştirmemiz gereksin ki? İşte Çiğdem’in ağzından o sabah olanlar…

Yürüyüşleri sırasında, Çiğdem Martina’nın ağzını arar.

  Martina, siz İrlandalılarda karahindiba ile ilgili bir inanış var mı?

Hayır yok.

Ya Martina, hani zamanla ilgili olan… Geçenlerde bir yerde okumuştum da şimdi unuttum tam olarak neydi… Neymiş, sanki rüzgara dayanıyorsa, uçuşmuyorsa, zamanla ilgili bir şey demekmiş… yok mu öyle bir şey?

Hayır Çiğdem! Yok öyle bir şey!

Çiğdem hem şaşkın, hem gülmekten zor konuşarak; – Emin misin Martina, bi’ daha düşünsene…

Martina geçer Çiğdem’in karşısına, koyar elini Çiğdem’in omzuna.

– Bak kızım, evet bir şey var. Ne bilmek istiyor musun? Eğer bir karahindibaya bakarsan bil ki o akşam yatağına işersin!

İkisi de çok güler tabii ama Çiğdem eve gelir gelmez doğru bana, telefona.

– Banu Martina hiç hatırlamıyor. Kızına yıllar önce söylediklerini hiç ama hiç hatırlamıyor ve şöyle şöyle oldu… Yatak, ıslak, çiş, ??? Şarkıda tutmak istediğimize emin miyiz?

“Tapped on her shoulder, a dandelion

Standing timelessly in the wild wind.”

Siz olsanız ne yaparsınız? Kısa bir tereddüt. Ama gerçekten çok kısa! Tabii ki kalacak sözlerde. Çünkü böyle bir şey. Tam da böyle bir şey.

Etkiliyoruz çocuklarımızı. İzler bırakıyoruz onlar üzerinde, o kısacık anlarda, küçücük detaylarda, hiç beklemediğimiz boyutlarda. Unuttuğumuz, unutacağımız anlar boyunca. Unutmak da işin doğasında var. Çünkü ebeveynlik- hormonlar işin içinde olduğu için belki daha fazla annelik-  öylesine çocukla bir olup kendini kaptırdığın bir zaman ki, bir adım geriye çekilip o çok değerli anları seyretme, istifleme lüksün olamıyor. Küçüğünle bir olup akıyorsun zaman içinde. Tabii ki önemli olaylar zamana dirençli anılar olarak bir yerlerde diziliyor ama işte böylesine küçük sohbetler, detaylar, farkına varmadan iz bırakanlar, senden bir çırpıda çıkıp, çocuğunun bir ömür boyu misafiri olabiliyor.

Şarkıya dönecek olursak, ‘karahindiba’yı bıraktık sözlerde. Çünkü Martina hatırlamasa da, şarkı onun için arkeolojik bir anı kazısı yapmış ve sevenlerinden çok tatlı anıları, duyguları, düşünceleri bir araya getirmişti. Karahindiba bunlardan sadece bir tanesiydi ve çok değerliydi. Narin bir omuza dövme olacak kadar iz bırakmış, hep hatırlamaya adanmıştı.

İşte Martina’nın şarkısının perde arkasından, birden bize bir hikaye. Ve de galiba farkındalık, hele hele çocuklar yetiştiriyorsak en önemli mesele. Ve umarım Martina  kendi şarkısı ile karşılaşınca çok mutlu olmuştur, sevdikleriyle…

 

 

Onun Şarkısı

Ekran Resmi 2019-03-12 15.32.01

Her seferinde, başladığım noktadaki boş ve beyaz sayfa, bittiğinde yerini şarkıya yansımış bir insanın suretine bırakıyor. Bu suret, belki bir yaşamın başında, belki ortasında veya sonunda, sahibinin tözünden, yaşamının  ana renklerinden izler taşıyor.

Şarkının sahibi belki henüz daha 13 yaşında, bunu bilmiyor. Suretinden parlayan her ne ise ilk kez duyuyor. Ya da 18, bildiğinden emin değil. Şarkıdaki sureti her koşulda ona dikkat ve sevgiyle yaklaşıyor, kulağından içeri süzülmesiyle birlikte sahibinde kendine bir yer buluyor.

Şarkıya hazırlık süreci, şarkı sahibiyle ilgili yakınlarına sorduğum birkaç sorunun, onunla ilgili anıları, söylemek istediklerini bir araya getirmesiyle başlıyor. Şarkı yazarının görevi bir arı gibi, bu yazılı metinlere girmek ve iğnesiyle içindeki özü almak oluyor. Düşünceler duygu taşıyor. Ve arının o sözcüklere iğnesini değdirmesi duygunun bulaşması için yeterli oluyor. Baskın gelen duygunun harekete geçirmesiyle, gelen tüm bilgiler önce damıtılmış bir surete- şarkının sözlerine, sonra da müzikle et ve kemiğe bürünüyor. Bir insanın başka insanlara yansımış suretlerinin ortak bir ifadesi olarak, bir şarkı böylece ortaya çıkıyor.1EFEE696-05EE-493C-A859-80C61D2C69B7

Çok yakında 13 yaşını dolduran yeğenim için arkadaşlarına sorarak aldığım cevaplardan ona özel bir şarkı yaptım. Onun şarkıyı ve sözlerinden ortaya yansıyan ‘Arda’yı şaşkın, mahçup ve mutlulukla dinleyişini hiç unutmayacağım. Tüm arkadaşlarının kendisiyle ilgili ‘her koşulda dürüst’ olduğunu ve birkaç başka ortak özelliğini söylemesi, bunun böyle olduğunun herkes tarafından bilindiğini ve buna değer verildiğini kendi şarkısı  yoluyla duyması… kendisine ait, belki de şimdiye kadar ismini koyamadığı ama herkesçe dile getirilen özelliklerinin onu sevenlerce kutsanmasının, onun biricik yaşamı için anlamlı bir hediye olduğunu biliyorum.

Ve Kayra… Kendisine 1 yıl kadar önce 12 yaşında benzer şekilde yapmış olduğum şarkının sahibi, Nature Girl. Ağaçlara sarılan, resimler yapan, piyano çalan, kalbi pırıl pırıl atan Kayra. Teyzesinin onu anlatan mektubundan derlenmiş sözlerden ortaya çıkan şarkı, ABD’de yaşayan Kayra’ya sürpriz bir mezuniyet hediyesi olmuştu. O günden beri şarkının kendisine uğur getirdiğine inanırmış. Kayra Serpengüzel birkaç gün önce, yazdığı bir şiirle, bu şiirin piyano eşliğinde seslendirildiği Piano Slam 11 yarışmasında, ülke çapında birinci oldu. Şiirinde  bir araya getirdiklerini okumak, sahne üzerindeki güçlü duruşunu izlemiş olmak çok etkileyiciydi.

Şarkı mı bir yıl önce onun içindeki töze dokundu ve olacak olanın eskizine şahitlik yaptı, o mu şarkıya dokunup oldurdu bilmiyorum ama her ne ise, açıklaması sadece akıllara sığacak bir şey değil. Ve aslında… bırakayım öyle kalsın. Kendi adıma, iğnesiyle mutlu mesut bir arı, hayatımın sonuna kadar müzik ve tözden cevherler arasında mekik dokumaya varım:)


Nature Girl                                                                                                                                               Söz & Müzik: Banu Kanıbelli                                                                                               Düzenleme: Emir Özgören                                                                                                                  Yazı başlığı ve klipteki tüm illüstrasyonlar : Arbil Çelen Yuca

 

Bir Çıkış Yolu: Şarkılar

Bu bir peri masalı diyeceğim, masal değil. İnanılmaz diyeceğim, son derece gerçek. Dünyanın bir coğrafyasında, olağanüstü baskı koşullarında, ırkçılığa karşı verilen mücadelenin efsanevi ilham kaynağı, bir başka coğrafyasında, hatta kendi vatanında neredeyse hiç kimse. Sixto Rodriguez. Amerikalı şarkı/söz yazarı. Searching for Sugar Man (2012) (“Şeker Adamın İzinde”) İsveçli yönetmen Malik Bendjelloul’un bu masalsı hayat hikayesini belgeleyen filmi!

Filmin gerçeği bir yana, kendi yaşadıklarımızla çağrışımlar, oyuncuların değiştiği ama oyunun aynı kaldığı tarihten parçalar… ve yine hep gördüğümüz ve göreceğimiz gibi, müziğin bu değişmez senaryodaki değişmez yeri: özgürleştirici, harekete geçiren ve ebedi.

Çok iyi geldi! Müzikten neden vazgeçmemeli, neden inat etmeli, hem yazan hem dinleyen olarak, ona değerini nasıl daha fazla vermeli… sorulabilecek sorular bunlar. Sadece müzik değil tabii, mevcut düzeni sorgulayabilen her mecrada, edebiyatta, sanatta, kirli ellerin ulaşamadığı, bastırsa da kendine yeni çıkışlar bulabileceği özgür alanlar bunlar. Ancak orada bir yerlerde, “Bir çıkış yolu var!”

sugarman-1

Filmden alıntılar

“Albüm fevkalade popular olmuştu. Biz Güney Afrikalıların çoğuna göre o hayatımızın film müziğiydi. 70’lerin ortasında bir pikabı ve pop albümleri olan beyaz, liberal ve orta sınıf ailenin evine girer ve plakları çevirirseniz mutlak suretle Beatles’ın ‘Abbey Road’ albümünü görürdünüz. Simon ve Garfunkel’ın ‘Bridge Over Troubled Water’ albümünü de 81hal6t9z9l-_sl1471_görürdünüz. Ve Rodriguez’in ‘Cold Fact’ albümünü de görürdünüz. Bize göre, tüm zamanların en ünlü albümlerinden biriydi. İçerdiği mesaj şuydu: “Mevcut düzene karşı ol”. Bir şarkının adı, “Anti-Establisment Blues” (“Anti-Düzen Blues”) idi. Biz düzene karşı olmanın ne demek olduğunu bile bilmiyorduk, ta ki Rodriguez’in şarkılarını pikaba koyup dinleyene kadar. Ve gördük ki, toplumuna karşı çıkman normaldi, toplumuna kızgın olman da normaldi. Çünkü biz ırkçılığın son bulması çabasına karşı her türlü önlemin alındığı bir toplumda yaşıyorduk. Bu albüm bir şekilde bu yarayı içinde barındırıyordu. Şarkının sözleri biz bastırılmış insanları özgür bırakıyordu. Her devrim bir şarkıya ihtiyaç duyar. Ve Güney Afrika’da Cold Fact insanlara akıllarını özgür bırakma ve farklı düşünmeye başlamaları iznini veren albümdü.”

 South African Essay“Geri dönüp baktığınızda ırkçılığın tam ortasındaydık, ırkçılığın doruğundaydık. Güney Afrika dünyadaki birçok ülkenin yaptırımları altındaydı. Güney Afrikalı müzisyenler deniz aşırı ülkelerde konser veremiyordu. Yabancı oyuncuların Güney Afrika’yı ziyaret etmesi yasaktı. Güney Afrika ve dünyanın geri kalanı arasında tam bir kapalı kapılar durumu vardı. Dünyadaki ülkeler Apartheid* hükümeti hakkında korkunç şeyler söylüyorlardı ancak
800x800_pic6504bundan bizim haberimiz yoktu çünkü haberler devletin kontrolündeydi. Nüfusun çoğu tecrid edildi. Şehirlerde alım satım yapılması yasaklandı. Nazi Almanyasında olanların aynısı yaşanıyordu. Nazi Almanyasının yan ürünü gibiydik. Ancak bir gazete bunu yayınladığında hakkında direkt dava açılıyordu. İşte bu yüzden, Güney Afrika dünyada parya damgası yedi. Kültürel boykotlar vardı, sportif boykotlar vardı. Soyutlanmış bir toplumdu, herşeyden mahrumduk. Irkçılığın yanlış olduğunu hepimiz biliyorduk. Ancak Güney Afrika’da yaşadığımızdan beyaz biri olarak
apartheid yapabileceğimiz çok fazla bir şey yoktu. Çünkü hükümet çok otoriterdi. Daha geniş bir çerçevede askeri bir devlete dönmüştük. Irkçılık aleyhi konuşma yaparsan, üç yıllığına hapishaneye atıyorlardı. Mücadelenin içinde oldukça fazla sayıda beyaz olsa da, çoğunluğu oluşturmuyorlardı. Takip ediliyordunuz. Ajanlar vardı. Korkunç bir ortam vardı ve korkuyordunuz. Ancak Güney Afrikalıların arasından bir grup müzisyen, söz yazarı ortaya çıktı. Ve onlar için Rodriguez’i dinlemek,  tıpkı bir sesinscreen-shot-2016-11-01-at-21-10-08onlara “Çocuklar, bir çıkış yolu var.” demesi gibiydi. Bir çıkış yolu var. “Müzik yazabilirsiniz. Söz yazabilirsiniz. Görsel kullanabilirsiniz. Şarkı söyleyebilirsiniz. Ve ırkçılığa ilk muhalefet Afrikalıların içinden geldi. Bunlar genç Afrikalı çocuklardı. Ve Rodriguez’den ilham aldıklarını söylüyorlardı. Afrika müzik devriminin ikonu olarak lanse edilen bu çocukların hepsi size ‘Rodriguez bizim adamımız.’ derlerdi. Ve Irkçılığa karşı söylenen Afrikalı sanatçılara ‘Voelvry’ adını verdik.”

d0098755_52789d4673f59

“Her şeyi olduğu gibi kabul eder ve hayatına devam ederdi. Pes etmek ona göre değildi. Çok okurdu. Politikayla, toplumsal konularla ilgilendi. Protestolara ve gösterilere katıldı. İnandığı şeyler uğruna mücadele ederdi. Ve bizleri de yanında götürürdü. Sesini duyuramayan ve konuşmak için fırsat bulamayan işçi sınıfının, ezilen fakir toplumun yanında görürdü kendini. Bu konularda çok mücadele verdi.”

searching-for-sugar-man-concert“Konserde, bütün insanlar ona bakarken şaşırıp kalır sanmıştım. Oysa tam tersi oldu. Gördüğüm sonsuz huzurdu. Yüzünde sonsuz sükunet vardı. Bütünüyle. Sanki o şeye, o yere gelmiş ve tüm hayatını bulmaya çalışıyordu. Yuva, kabuldür. Dünyanın diğer tarafında bir yerlerde yaşayan bir adam var… ve neredeyse yuvasını bulmuş gibiydi.”

screen-shot-2016-11-09-at-10-52-14“Hepimiz için hayat çok fazla değişti. Bir kişi hariç, o da Rodriguez. Yaşadığı hayat ve yaptıklarıyla bize çok net bir şekilde gösterdi ki, seçim yapabilirsin. Çok ızdırap çekti, can çekişti, karmaşa ve acıyla uğraştı ve bunları alıp çok güzel bir şeye dönüştürdü. İpek kurdu gibi. Hammaddeyi aldı ve orada daha önce olmayan bir şeye dönüştürdü. Güzel bir şey. Belki aşkın bir şey. Belki ebedi bir şey. Yaptığıyla sanırım insan ruhunun, neyin mümkün olabildiğinin bir temsilcisi o. Her zaman bir seçim hakkın var. Sanki şöyle der gibi… “Benim seçimim buydu, size bir Sugar Man vermek. Peki sen seçimini yaptın mı? Sor kendine.”

screen-shot-2016-11-09-at-11-15-30


*Apartheid (Afrika dilinde “ayrılık” anlamına gelmektedir), Güney Afrika Cumhuriyeti’nde 1948 – 1994 yılları arasında, Ulusal Parti hükümeti tarafından uygulanan ırkçı ayrımcılık sistemidir.

 

Esaretin Bedeli / The Shawshank Redemption (1994) / Frank Darabont

shawshank-music

“O iki İtalyan kadının ne söylediğiyle ilgili bugüne kadar hiçbir fikrim olmadı. Gerçek şu ki bilmek de istemiyorum. Çünkü bazı şeyler, hiç konuşulmadan kalmalıdır. O kadar güzel bir şey hakkındadır ki kelimelerin ifade etmesi olanaksızdır, hatta bu senin kalbini acıtır.

Diyorum ki, o gün o iki ses, bu gri yerde , herhangi birimizin hayal edebileceğinden çok daha yükseğe ve uzağa uçtu. Sanki küçük bir kuş kafesimizin içine girmiş ve bizi saran bütün duvarların dökülmesini sağlamıştı. Ve Shawshank Hapishane’sinde bulunan her tutuklu kendini bir an için özgür hissettmişti.”

maxresdefault

  • Müziğin güzelliği budur. Bunu sizden alamazlar. Hiç müzik için böyle şeyler hissetmemiş miydiniz?
    – Ben genç bir adamken mızıka çalardım. Sanırım ilgimi kaybettim. İçerideyken fazla bir anlamı yok.
  • En fazla anlamı olduğu yer burasıdır. Unutmamak için ihtiyacın var.
  • Unutmak mı?
    -Dünyada taştan ibaret olmayan başka yerlerin de olduğunu. Birşeyler var… İçinde… Alamayacakları ve dokunamayacakları birşeyler. O sana aittir.
  • Sen neden bahsediyorsun?
  • Umut…

wkj1e

“Unutma Red, umut iyi bir şeydir. Belki de en iyi şeydir. Ve iyi olan bir şey asla ölmez. Bu mektubun sana ulaşmasını umuyorum. Ve umarım seni iyi bulur. Dostun, Andy.”

vlcsnap-2014-03-14-03h37m51s94 “Sanırım herşey gerçekten tek bir seçime indirgenebilir. Ya yaşamakla meşgul olacaksın, ya da ölmekle.

the_shawshank_redemption_beach“Korku insanı tutsak eder. Umut ise özgürleştirir.”

Hapşuuu!

 

IMG_1127 (1)

Virüsün kaynağı belli; Zeytin Çekirdekleri! Sonunda ve ne mutlu ki bana da bulaştı! Geçtiğimiz hafta sonu Ayvalık’ta, bu inanılmaz ama pekala gerçek olan gönüllü müzik çalışmasına gittim. Sadece geçen hafta sonuna özgü bir çalışma değildi. Haziran 2014’den bu yana faaliyet halinde olan, yerel ve harici gönüllü desteğiyle, her geçen gün daha güzel sesler çıkaran, bugüne kadar 750 çocuğa müzikle dokunmuş bir proje. Bu sene itibariyle, 100 kadar çocuk, her gün okul çıkışı ve hafta sonları, onlara nota okumayı, birlikte müzik yapmayı öğretmeye gelmiş öğretmenlerinin yanına koşuyorlar. Hayatlarında müzik olmayan, müzikle bugüne kadar tanışmamış çocuklar. Evlerinde, okullarında, yaşamlarında, kendisini ifade edecek alanları, koşulları, dili bulunmayan çocuklar. Buraya geliyor, müzikle ve diğerleriyle buluşuyor, kendisiyle ve diğerleriyle tanışıyor, kendini ve diğerlerini kutlayarak ayrılıyor.

IMG_1129Ayvalık’ın 17 farklı ilköğretim okulundan, 17 mahalleden geliyor çocuklar. Bu sayı, projenin şehir merkezinin dışındaki köyleri de kapsaması anlamına geliyor. Bu dağılım da, ayrışmış sosyal yapılar içinde, birbirleriyle yan yana gelmeyecek çocukların yan yana durması ve herkesin müzikte eşitlenip ortak bir uğraşta bulunması ve uyum içinde güzel bir şey üretmesi anlamını taşıyor. Benim şahit olduğum bütünlük işte böyle bir şeydi ve sanırım bu tatlı virüsü benzersiz kılan en önemli özellikti. Bu kadar homojen olmayan bir yapı içinde bütün olmak! Bunun kolay oluşmadığını söylüyor projenin gönüllü koordinatörü Gül. “Kürt, boşnak, roman, yörük, adalı, zengin, fakir, şehirden, kırsaldan gelen çocukların, önyargıları yıkıp beraberliği öğrenmesi için bir yıla yakın bir süreç gerekti. Tanıdıkça birbirlerini kabul edip en temel müşterekte birleştiler: insan olarak var olmak. Bu müziğin barıştırıcı ve birleştirici gücü ile mümkün oldu!”

Gül Yılmaz Gürsoy’u tanıyorum. Yıllar önce masa üstünde bir grup gönüllü, konuşurduk bu projenin yapı taşlarını. Bugün bu masa üstü projenin gerçekleşmesi, Gül’ün iradesi, sabrı, çalışkanlılığı, sınırsız gönüllüğü sayesinde mümkün oldu demek yanlış olmaz. Yer olarak Ayvalık’ın seçimi de pilot çalışmayı kolaylaştıran bir faktördü. Gül’le birlikte, en başından beri aktif çok değerli ve bugün sayısı 40’tan fazla gönüllü ile birlikte proje ayağa kalktı ve büyümeye devam ediyor. Kadıköy Belediyesi Çocuk Sanat Merkezi’nin de desteğini yakından biliyorum.

IMG_1020Şimdiye kadar 16 performansları oldu Zeytin Çekirdekleri’nin. 4-6 haftada bir performans yapmaya çalışıyorlar. Sadece müzik değil, resimleriyle, danslarıyla da varlık gösteriyorlar. Hatta artık turneye de çıkmaya başladılar. 1 Haziran, Boğaziçi Mezunlar Koro’sunun “Minik Elli Koca Yürekli” şarkılar konserine onlar da katılacaklar. İşte orada, ben de çekirdeklerle “Dostum Ol” u söyleyeceğim.

Geçenlerde, ihtiyaçları olan bir davul seti için Facebook’ta yazdığım bir postun 24 saat içinde 122 paylaşımı yapılmıştı! Bu inanılmaz bir rakamdı. Bir kere daha şunu gösterdi: Tutunabileceğimiz somut umutlara, güvenebileceğimiz iyi insanlara ve güzel şeyler yapmaya ihtiyacımız var. Toplumsal travmamızın üstesinden ancak bu umutlu bağlarla ve dayanışmayla gelebiliriz inanıyorum. İşte o yüzden hapşuuu! Bu yazıyı okuyup da Zeytin çekirdeklerini tanımayanlara da bulaşmıştır, umarım!

Nasıl Katkıda Bulunulabilinir?

IMG_1033

İmece usulu, herkes elinde ne varsa onu verebilir; ama ondan başka;

  • Düzenli maddi destek yapılabilecek önemli bir katkı. http://www.zeytincekirdekleri.org/
  • PR (Tanıtım) / paylaşım ile, medyadaki güçlü kalemlerle irtibat ile…
  • Psikolojik destek / Giderek, çocuklarla, ailelerle görüşerek
  • Akademik destek / Dersleri zayıf olan öğrencilere yazın ders vererek

(Gönüllülerin uçuşları Pegasus, konaklamaları iki butik otelin sponsorluğu tarafından sağlanıyor. )

IMG_1034

 

Birkaç Sessiz Soluk

IMG_9007-001

Bazı dillerde, ‘anlamak’ sözcüğünün içinde ‘durmak’ fiilinin olduğunu öğrendiğimde, kim bilir kaç kez kullandığım İngilizce understand sözcüğüne bir adım geri çekilerek bakmış ve gerçekten şaşırmıştım. Bilginin kaynağı Dücane Cündioğlu’nun bir twitter notuydu. Türkçe için söz konusu değildi ama birkaç başka dilde de bu benzer durum vardı: anlamak için önce ‘duruyorduk’. Almancadaki Verstehen, Yunancadaki episteme, Arapçadaki vakafe sözcüklerinin kökeninde anlamaya eşlik eden bir hareketsizlik vardı.

Yine aynı dönemde Hannah Arendt’in, “Hiçbir şey yaptıklarımızı düşünmekten daha önemli değildir” cümlesini bir kenara not etmiştim. Yaşadığımız ve yaşamaya devam ettiğimiz zor zamanlarda, şiddetin, kötülüğün kökeninde tam da bunun eksikliğini her geçen gün daha fazla hissederken.

*

Piyanist, orkestra şefi Daniel Barenboim “Everything’s Connected” kitabının ilk sayfalarında, sesi, sessizlik üzerinden anlatır; sesin bağımsız olmadığını, sessizlikle kalıcı, sabit ve kaçınılmaz bir ilişki içinde olduğunu yazar. Sessizliğin, kulağın algılayabileceği en yüksek sesten nasıl daha yüksek, en düşük sesten de daha düşük duyulabileceğini müzikal eserlerden verdiği örneklerle betimler.

Gerçekten de müziği anlamak için ‘durduğumuzda’, müziğin, sesin öncesinde ya da sonrasındaki, müzik dilinde ‘es’ denilen sessizliklerle bir bütün olduğunu anlarız. Ses, müzik olmadan önce, içinden çıktığı sessizlik, gelecek müziğin ipuçlarını taşır. Ya da sesin ardından gelen sessizilik, müziğin süzüldüğü ve izlenimle buluştuğu bir süredir. Biri olmaksızın, diğeri eksikir. Her ikisi de, birbirini anlamlı kılacak ve birbirine doğru, dönüşümlü bir hazırlık içindedir.

*

Müzikle yaşadığımız hayatlar arasında bağlantılar aramak çok keyifli bir egzersiz olabiliyor. Müzik, her ne kadar çağın tüketimine kaptırdığı bir tarafı varsa da, elle tutulmazlığı, zapt edilmezliğiyle de en ilkel ve saf insanlık hallerimizden , gelecekteki suretlerimize kadar varan yansımaları içinde barındırabiliyor.

*

Müzikteki es, ya da anlamaya eşlik eden duruş, pratik yaşamlarımız içinde mümkün olabiliyor mu? Uzağımızda da değil, kendi biricik yaşamlarımızda, hayatı paylaştıklarımızda, geleceğe hazırlanan çocuklarımızın arayışlarında hayatta kalma ve başarı endeksi, hızın, rekabetin, tüketimin, aşırılığın her türlüsünü makbul, ara solukları imkansız kılarken…

*

Son yıllarda çığ gibi büyüyen Mindfulness da, tam da bu ihtiyaçtan yola çıkan, Budist meditasyon pratiğini sekülerleştirip, modern yaşam içinde ara solukları düzenlemeye yarayan bir pratik gibi duruyor. John Kabat-Zinn’in sözleriyle: “Bir an için ‘yapma’ halinden, ‘olma’ haline geçmek. Enstrümanınızın akordunu yapmak için ‘durmak’.” Ve mindfulness öğretisi, 17. Yy düşünür ve matematikçisi Blaise Pascal’in şu sözlerini sık sık anıyor: “İnsanın tüm mutsuzlukları, sessiz bir odada yalnız başına oturamıyor olmasından kaynaklanır.”

*

Ses beraberindeki sessizlikle, eylemlerimiz de beraberindeki düşüncelilik ile bir bütün olmalı o halde, diye düşünürken şunu özellikle belirtmek istiyorum. Hiç bir ses bir başka ses olmadan, ya da insan bir başka can olmadan kendini oldurmaz. Birbirimize, birbirimizle ses vermeye ihtiyacımız var. Burada sessizliğin ya da eylemsizliğin önceliği, bireysel sınırların çizilmesi ya da yalnızlığın yüceltilmesi söz konusu değil. Sessizliğe, düşünceliliğe pozitif ayrımcılık yapıyor gibi görünsem de, yaşayamadığımız, rastlayamadığımız içindir. Ara duraklar, birlikte meydana getirdiklerimiz ve getireceklerimizi olgunlaştırmak, biricik yaşamlarımızı anlamlı, bütün ve yaşamış olmaya değer kılmak için… sessiz ve çok değerli soluklar sadece.

*

Adı geçen, geçmeyen  kitaplar, filmler…

Kitap

“Kötülüğün Sıradanlığı”, Hannah Arendt, Metis  // Eichmann davasının ardından yazdığı kitapta (1963), kötülüğü, Holokost’tan yargılanan Nazi subayı  Eichmann’dan öte, “iyiyle kötü arasında ayrım yapmayan ve yargı yoksunu”  ‘normal’ herkesi düşünerek ele alır…

“Full Catastrophe Living”, John Kabat-Zinn, Delta // Mindfulness üzerine başucu kitabı

“Everything’s Connected”, Daniel Barenboim, Phoenix // Müzikle ilgili bağlantılar, çağrışımlar…

Film

“Berlin: Symphony of a Great City” (1927), Yön: Walter Ruttmann // Bir şehrin 24 saati. Nefes alır gibi. Tam sessizlikten, günün gürültüsüne, sonra tekrar sessizliğe geri dönüşü.  https://www.youtube.com/watch?v=0NQgIvG-kBM

“Hannah Arendt” (2012), Yön: Margarethe von Trotta // Arendt’in Eichmann davasında ve sonrasında verdiği fikir mücadelesi üzerine…

Müzik Video

John Cage, 4’33” (1952) // Cage’in, 4 dakika 33 saniyelik sessiz eseri…

https://www.youtube.com/watch?v=JTEFKFiXSx4

***

Fotoğraf: B.K., 2016

 

İşte Bir de Müzik Var!

IMG_4345 (1)

“The Natural Singer”, amatör ya da profesyonel olarak şarkı söyleyen, bir zamanlar bir şekilde söylemiş, ya da şimdiye kadar hiç söylememiş herkese açık, kendi sesini bulmak, onu geliştirmek ve bu isteğin önündeki engelleri fark ettirmekle ilgili bir şeyler vaat ediyordu.

Omega Institute’un yıllık programının onbinlerce kişiye ulaştığını düşünecek olursak, bu sayı içinden 25 kişi bulunduğu yerden kalkmış, şarkı söylemek sevdasıyla New York’un trenle 1.5 saat yukarısındaki Rhinebeck denen kasabaya gelmişti. Eğitimi bu alanda önemli başarılar elde etmiş Claude Stein verecekti.

Tam da öyle oldu. 25 kişi içinde sadece birkaç kişi profesyonel olarak müzikle ve şarkı söylemekle uğraşıyordu. Benim de içine dahil olduğum bu grup için yaptığını daha iyi yapmak ve sınırlarını zorlamakla ilgili bir rasyonel bir hedef vardı.

Grubun geri kalanı ise, bu 5 günü her gerçek insani duyguya boyayacak kadar büyük fırçalara ve renkelere sahip bir zenginlikteydi.

Bir zamanlar sesini kullanmış, şarkılar söylemiş ve yıllar sonra ona tekrar kavuşmayı isteyecek kadar Özlemliydi. Tutkuluydu.

Ameliyatlar geçirmiş, ses tellerini kaybetmiş, doktorların yapabileceğin birşey yok demesine rağmen şarkı söylemeye niyet edecek kadar İnançlıydı.

Gençliğin yol ayrımında, yolların nereye götüreceğini bilmediği için Belirsizdi ve denemeye Kararlıydı.

İşinden henüz ayrılmış, Kırılgan, yeni bir sayfayı müzikle açmaya, kendini burada sınamaya karar verecek kadar Cesaretliydi.

Yaşamının son 10-15 yılında, sevdiği bir şeyi daha hayatına katmak isteyecek kadar Çocuksu ve Oyuncuydu.

Kendi kendine şarkı söylemeden duramayan ama kimsenin sesini henüz duymadığı için Güvensiz, ilk denemeyi bizimle yapacak olmasına rağmen Ürkek ve çok İyimserdi.

Herkesin kendi özel durumunu ve beraberindeki o içten duyguyu, seçtiği bir şarkıda grubun geri kalanı ile paylaştığını düşünün. Ve o şarkı boyunca onu dinleyen herkesin kendi dışına çıktığını ve onun davet ettiği yerde bir araya geldiğini ve anladığını. Paylaştığı duyguyu onunla birlikte yaşadığını…

O anda bir kişi olmaktan çıkıp, herkesle birlikte Biz olmayı. Sonra bir başka şarkıda bir başka durumu ve duyguyu yaşamayı. Şarkılarla birlikte fırçanın yedi rengine bulanmayı. Üzerinden günler geçmesine rağmen, müziğin renkleri hala canlı tutmasını…

Oysa ne kadar ender hayatlarımızda, kendi dışımıza çıkıp da, bir başkasıyla samimiyetle, bağrı açık buluşmak. Belki bir dostla, ya da bir aşkta, bir anneyken çocukla, ya da ölümün soluğunda.

İşte bir de müzik var! Müzikle yaşanan buluşmalar, Bir’ken, Biz olmalar.

Bunu nasıl yaparsın, merak etmeden olur mu? Ve sana tutkun olmamak mümkün mü?

Gürültüden Müziğe / Jacques Attali

177295

Müzikle bir şekilde ilgili olan herkesin, 180 sayfalık devri müzik turundan çok keyif alacaklarına eminim! ‘Gürültüden Müziğe’, Jacques Attali tarafından yazılmış, Gülüş Gülcügil Türkmen tarafından çevrilmiş, müziğin ekonomi-politiği üzerine eşsiz bir kitap. İlkçağlardan bugüne, müziğin zamanının ötesini nasıl görebildiğini ortaya koyuyor. Hatta bundan da yola çıkarak umutlu bir gelecek ütopyasını çiziyor…  

Kitaptan aşağıdaki alıntıları paylaşmadan edemeyeceğim. Okuyacak olana, filmin fragmanı olsun.

***

“Batı zihniyeti, yirmibeş yüzyıldır dünyayı görmeye çalışıyor. Anlamıyor ki, dünya görülmez, duyulur. Okunmaz , ama dinlenir.”

“Dünyanın gürültülerine kulak kabartırsak, insanların çılgınlığının onu hangi yöne doğru sürüklediğini, hangi umutların hala gerçekleşebileceğini, hangi Rönesansların çoktandır devrede olduğunu anlayabiliriz.”

“Müzik insan toplumlarına parallel olarak gelişir. Onlar gibi biçimlenir, onlarla değişir. Hem de onlardan önce. Belli bir koddaki bütün olasılıkları araştırır ve bunu maddi gerçeklikten çok daha hızlı yapar. Daha ileri zamanlarda görülür hale gelip kendini dayatacak ve düzeni saplayacak olan şeyleri duyurur. Müzik bir dönemin estetiğinin yankısı olmaktan öte, günceli aşar ve onun geleceğini bildirir.”

“Müzik bir ayna, bir kristal küre, insanoğlunun yaptıklarını kaydeden bir yüzey, bir eksikliğin işareti, bir ütopya parçası, her dinleyicinin kendi duygularını kaydettiği hususi bellek, bir anamnez, düzenin ve soyağacının ortak hafızasıdır; ne özerk bir etkinlik, ne de ekonomik altyapının bir ürünüdür. O, halkların ve sanatçıların, insanarın ve tanrıların, şenliklerin ve duaların ürünüdür.”

“Gürültü, müzik olduğunda, kendini aşmanın ve özgürlüğün, aşkınlığın ve hayalin, arzunun ve isyanın kaynağı haline gelir.”

“Müziksiz özgürlük de yoktur. Müzik, kendini ve başkalarını aşmaya, normlarn ve kuralların ötesine geçmeye, aşkınlık hakkında, zayıf da olsa bir fikir edinmeye teşvik eder.”

“Her müzik, bir ses düzenlemesi bir topluluğu belirleyerek, bir iktidarın bireyleriyle ilişkisini, bu iktidarın herhangi bir niteliğini yaratmak veya pekiştirmek için bir imkan oluşturur. “

“Gürültü kontrolü yoksa, iktidar da yoktur.”

“Ve işte bu sebepten, gürültü hem iktidar aracı hem de isyan kaynağı olduğundan, politika her zaman gürültü öznelerini büyük bir ilgiyle dinlemiştir. Çünkü kendini bu yolla sağlama alabilir, emirler hazırlar, isyanları engeller. Herşeyi bilmek, güçlülerin fantezisidir. Herşeyi kaydetmek ise, polislerin hayali.”

“Unutturmak, inandırmak, susturmak: Her üçünde de müzik bir iktidar biçimiydi. Korkuyu ve şiddeti unutturmak söz konusu olduğunda kutsal; düzene ve ahenge inandırmak söz konusu olduğunda gösterici,; itiraz edenleri susturmak gerektiğinde de tekrarcı.”

Tekrarlama, zamanı, hızla çoğalan nesneler halinde sınırsız olarak depolamayı mümkün kılar.İşte tekrarın an açelişkisi burada kendini gösterir: Herkes çalıştığı süreyi, başkalarının kaydını satın alacak geliri kazanmak için öyle bir harcar ki, bu gelirin kendisine sunduğu imkanları duyacak ve görecek zamanı kalmaz. Dinleyebileceğimizin üzerinde kayıt satın alırız. Dinlemek için zaman bulmayı istediğimiz, ve dinlemiş olduğumuzu hatırlamak istediğimiz kayıtları depolarız. Onları dinlemeden, öylece “duraklatılmış” “kenara konmuş” o zamana hayat vermeden önce ölmeyeceğimize kendimizi inandırmak için, bu kayıtların sessiz istifine bakarız. Yani müziğin depolanması, bir kez daha, ölüm korkusunu kovmaya çalışmaktır.

Daha genel olarak ekonominin büyümete devam etmek için, tüketebileceğimizden daha fazlasını satın almamıza, gelecekte kullanacağımız şeyler depolamamıza, fazlalıkları yığmamıza ihtiyacı vardır. Bunun için de eşyaların kullanılmamasını arzulatması, sadece biriktirmeyi bir zevk biçimi haline getirmesi ve herkesi bir koleksiyoncu gibi, bütün zevki avladıklarını seyretmekten ibaret olan birer Don Juan gibi davranmaya davet eder.”

“Kompozisyon, gösterinin reddi, susmanın reddi, hayranlıkla yetinmenin reddidir. Tekrarlamayı ve onun çağrıştırdığı ölümü durdurma arzususudur; yaşamı uzak, kutsal veya maddi bir gelecekte değil, kendi zevkinde arama arzusudur.”

“Müzik paylaşılan bir zevktir. Aynı zamanda keyif vererek mutlu olmaktır, eşlik etmektir, dans etmektir, iyi vakit geçirmektir. O zaman kompozsyon, müzisyen ile dinleyicisi arasında paylaşılan bir zevke ve her iki tarafı da aşan bir şeyin doğmasına sebep olur: Yaşamı hatırlatan birşeyin doğmasına.”

Bir Şarkı Neler Yapar?

bluesky

Şarkı, bir davet midir yoksa?

İçine girdiğinde, başkalarını da bulacağın bir odaya. Müzik ile örülmüş duvarlarının üzerinde şarkının sözleri yazılı olan… Birlikte duvarlarına yaslandığın, omuzun omuza değdiği, bir başkasını anladığın, hem de bunların tümünü bir başkasını ‘görmeden’ yaptığın. Duyarak yaşadığın.

Hem sadece sana ait, hem de dünya kalabalıklığında yaşanmış aynı duyguyu paylaştığın. Görmediğin insanlarla yaptığın görülmez işbirliğin.

İçeri giren herkesle kendini yan yana bulduğun. O yüzden dünyanın en ıssız köşesinde bile dinlerken bir şarkıyı, içinde hiç yalnız hissetmediğin. Koca bir kalabalık. Senin gibi, seninle birlikte o şarkıdaki ‘yokluğu’ yaşıyan. Ya da özlemini duyan…

Tabii sadece yoklukla ilgili değil duvarda yazan. Sözler gelmişse derinden ve içten bir yerden. İşte sana duvar, müzikten. Zaten sahip olduklarımız için yazılmış sözlerden şarkılar, dört duvar ister mi bilmem. Gökyüzü varken…

Bunlar seyyar odalar. Kulaktan kulağa, bir uçtan bir uca, içindeki kalabalıkla uçan. Ortaya çıktığı anda herkesin olan. Müzikten duvarları, notalardan renkleri, sözleri üzerinde yazılı olan. İçine girdiğinde seni kavrayan, ötekine bağlayan, tümü bir yapan.